Bakışın Tarihi: Her Göz Bir Yerden Bakar
Bir sergi salonuna girdiğinde ne olur, tam olarak?
Ayaklarının altındaki beyaz mermer, duvarların o steril beyazlığı, eserlerin arasındaki hesaplanmış mesafe, girişte seni karşılayan güvenlik görevlisi bunların hiçbiri tesadüf değil. Hepsi sana bir şey söylüyor: Burada ciddi ol. Burada saygı duy. Burada bilgili görün. Henüz tek bir tuvale bakmadan, o mekân seni zaten şekillendirmeye başlamış.

Şimdi şu soruyu sor: Ön yargısız bakış diye bir şey var mı?
"Ben sadece hissettiklerime bakıyorum" cümlesi, sanat karşısında en sık duyulan ve en masum görünen ifadedir. Ama aynı zamanda en yanıltıcı olanı.
Clement Greenberg, 20. yüzyılın ortasında sanatı "saflığa" kavuşturma projesini başlattığında tam da bu yanılsamanın peşindeydi. Sanatı anlatıdan, politikadan, gündelik hayattan arındır; sadece biçim kalsın, sadece renk ve yüzey kalsın işte o zaman "saf" bir estetik deneyime ulaşılabilir. Formalist proje buydu.
Ama sonunda ne ortaya çıktı? Kendi içinde son derece katı bir kanon. Soyut dışavurumculuk merkeze oturdu, New York sanat dünyası küresel ölçütü belirledi, belirli bir üretim biçimi belirli bir beden, belirli bir coğrafya, belirli bir sınıf "evrensel" ilan edildi. Saflık arayışı, tarihin en etkili filtrelerinden birini üretmişti.
Greenberg'in formalizmi bir temizlik değil, bir seçimdi. Ve her seçim bir yerden yapılır.
John Berger 1972'de BBC için dört bölümlük bir belgesel çekti. Açılış cümlesi hâlâ keskin: "Görmek, konuşmadan önce gelir." Ama hemen ardından ekledi: "Nasıl gördüğümüz, neyi bildiğimizden etkilenir."
Bu cümle küçük görünür, devrimseldir.
Berger'e göre sanat tarihi boyunca üretilen imgeler özellikle Avrupa resim geleneği belirli bir bakışı normalleştirdi: mülk sahibi, erkek, Batılı bir öznenin bakışını. Kadın figürü bu bakışın nesnesi oldu; egzotik coğrafyalar bu bakışın fantezisi. İzleyici o özneyle özdeşleşmeye, onun gözleriyle görmeye koşullandırıldı.
Peki bugün o koşullanma devam ediyor mu?
Daha da önemlisi: Bunu fark etmek, ondan kurtulmak anlamına mı geliyor?
Hayır. Fark etmek, sadece daha dürüst bir noktada durmak anlamına geliyor. Bakışın tarihini bilmek, o tarihten azade olmak değil ama en azından onun içinde kaybolmamak.
Arthur Danto 1964'te şu soruyu sordu: Andy Warhol'un Brillo kutusu ile süpermarketteki Brillo kutusu arasındaki fark ne?
Görsel olarak neredeyse sıfır. Ama biri sanat, diğeri ambalaj.
Danto'nun cevabı "artworld" kavramıydı: Bir nesneyi sanat yapan şey, onun etrafında örülen kurumsal ve söylemsel çerçevedir. Galeri, müze, eleştirmen, küratör, koleksiyoner, bienal bunların hepsi o çerçevenin parçaları. Çerçeve olmadan sanat görünmez; daha doğrusu, sanat olarak görünmez.
Bu tespit rahatsız edici çünkü şunu ima ediyor: Bir eserin "iyi" ya da "önemli" sayılması, onun içsel değeriyle değil o çerçeveye erişimiyle ilgili olabilir.
Kim çerçeveyi çiziyor? Kim çerçevenin dışında kalıyor?
Çağdaş sanat dünyası üç büyük filtreden geçiyor her eseri.
Birincisi piyasa. Açık artırma sonuçları sanat tarihini yeniden yazıyor. Bir sanatçının eseri rekor fiyata satıldığında, o sanatçının önemi geriye dönük olarak da artıyor. Bu döngü kendi gerçeğini üretiyor: değerli olduğu için pahalı, pahalı olduğu için değerli. Bu filtreden geçemeyen eser görünmez olmaya mahkûm değil ama görünmek için çok daha çetin bir yol yürümek zorunda.
İkincisi kurum. Biennial'lar, devlet destekli müzeler, prestijli galeriler bunlar kapı bekçileri. Kapıdan geçen sanatçı meşrulaşır; geçemeyen, ne kadar özgün olursa olsun, bir adım geride başlar. Son yirmi yılda bu sınır sarsıldı: dijital platformlar, bağımsız alanlar, sanatçı inisiyatifleri alternatif kanallar açtı. Ama ana akım hâlâ güçlü.
Üçüncüsü söylem. Hangi dil, hangi kavramsal çerçeve, hangi teorik referans geçerli sayılıyor? Belirli bir entelektüel gelenek içinde konuşabilen sanatçı ve eser, o geleneğin dışında kalanlardan daha hızlı kabul görüyor. Bu bazen coğrafyayla, bazen eğitimle, bazen dille ilgili ama her zaman bir ayrışma yaratıyor.
Üç filtre birlikte işleyince ortaya şu çıkıyor: Sanat dünyasının "değerli" bulduğu eser, çoğunlukla bu üç kanaldan geçebilmiş eser. Geçemeyenin değersiz olduğunu söylemek mümkün değil. Sadece görünmez.
Dürüstlük gerektiren başka bir mesele daha var.
Son yıllarda sanat dünyasında güçlü bir yönelim belirdi: marjinal kimliklerden gelen sanat, tarihsel olarak dışlanmış seslerin eserleri, önceki dönemlerde görmezden gelinmiş sanatçılar bunların görünür kılınması için bilinçli bir çaba harcandı. Bu meşru ve gerekli bir düzeltme.
Ama bazı eleştirmenler haklı bir soruyu sormaya başladı: Bu süreçte eserin kendisi mi öne çıkıyor, yoksa sanatçının kimliği mi? İkisi zaman zaman birbirinin yerine geçiyor. Kimlik, değerlendirme ölçütünün kendisi haline geldiğinde yani eser değil kimlik "değerli" kılındığında bu da bir ön yargı. Yönü tersine dönmüş, ama yapısı aynı.
Gerçek anlamda ön yargıyı aşmak, bu ikisini birbirinden ayırt edebilmekle başlıyor: Kim konuşuyor sorusu ile Ne söylüyor sorusu, aynı anda ve ayrı ayrı sorulabilmeli.
Collecist'in durduğu yer bir itiraf zorunlu kılıyor.
Collecist de bir filtre. Her platform bir filtre; hiçbir sergileme zemini nötr değil. Sanatçıların platforma nasıl dahil olduğu, eserlerin nasıl sunulduğu, hangi içeriklerin öne çıkarıldığı bunların hepsi seçim. Ve her seçim bir yerden yapılır.
Ama fark şurada: Filtreyi inkâr etmek ile filtreyi şeffaf tutmak arasında.
Galeri sistemi filtresini gizler "kalite" adına işletir, ama kaliteyi kimin tanımladığını söylemez. Piyasa filtresini ekonomik bir doğa yasasıymış gibi sunar. Kurumlar ölçütlerini, çoğunlukla sorgulanmadan, nesiller boyu aktarır.
Collecist'in iddiası farklı bir yerden başlıyor: Aracıyı kaldır, sanatçıyı koleksiyonere doğrudan bağla. Komisyonsuz çalış. Sisteme dahil olmak için kapı bekçisinin onayını bekleme zorunluluğunu ortadan kaldır.
Bu, ön yargısız olmak değil. Ön yargıyı görünür kılmaya çalışmak.
Galeri sistemi bir sanatçıyı görmezden geldiğinde, o karar çoğunlukla sessizce verilir ve gerekçesi asla açıklanmaz. Collecist'te bir sanatçı var ya da yok ve bu durum, o sanatçının eserleriyle, doğrudan, izleyicinin karşısında.
Tabii ki bu da mükemmel bir çerçeve değil. Ama daha dürüst bir başlangıç noktası.
Her göz bir yerden bakar bunu değiştirmek mümkün değil.
Ama bakışın nereden geldiğini sormak mümkün. O soruyu sormak, hem izleyicinin hem sanatçının hem de bir platform olarak Collecist'in üstlenebileceği bir sorumluluk.
Greenberg saflık istedi, ama bir kanon yarattı. Berger bakışın öğrenildiğini söyledi, ve haklıydı. Danto çerçevenin gücünü gösterdi, ve rahatsız etti. Bu üç eleştirmen birbirinden çok farklı şeyler söyledi ama hepsinin altında aynı soru yatıyor:
Sanatı kim için görüyoruz?
Collecist'in cevabı basit olmak zorunda değil. Ama dürüst olmak zorunda.
Belki de en güçlü kurumsal pozisyon şu: "Biz doğru görmediğimizi biliyoruz. Ama daha fazlasını görmeye çalışıyoruz."
Collecist: Art's Quiet Space
Her sesi duymak için önce kendi sesimizi kısmayı öğrendik.