Işığın Bitmediği Yerde: David Hockney ve Görmenin Özgürlüğü
Işığın Bitmediği Yerde: David Hockney ve Görmenin Özgürlüğü David Hockney, sanatı hiçbir zaman bir piyasa nesnesine indirgemedi. Havuzlar, ışık, insan yüzleri ve Yorkshire'ın yağmurlu tepeleri bunların hepsi, onun için birer özgürlük bildirgesiydi. Hockney'nin hikâyesi; sisteme sığmayan, kendi kurallarını yazan bir sanatçının portresidir. 1960'ların başı, sanat dünyasının soyut ekspresyonizmin gölgesinde şekillendiği yıllardı. Mark Rothko ve Jackson Pollock'un devasa tuvalleri, müzelerin duvarlarını ve sanat eleştirmenlerinin gündemini işgal etmişti. Renk ve form yeterliydi; insan figürü ise neredeyse günah sayılıyordu. Hockney bu baskıya boyun eğmedi. Royal College of Art'taki akranlarının büyük çoğunluğu soyuta yönelirken, o tam tersi yönde yürüdü. "Soyut ekspresyonizmi terk edip figüre dönmeyi bilinçli olarak seçtim" dedi. Bu karar, kariyerinin değil, kimliğinin bir ifadesiydi; ve Hockney, bu karardan hiç geri dönmedi. Bu dönemde ortaya çıkan Love Pictures serisi, yalnızca eşcinsel arzunun şiirsel bir dille dile getirilmesi değildi. Walt Whitman'dan dizeler, metro tuvaletlerinden kopyalanmış grafitiler, sayısal kodlar ve karalanmış semboller — tüm bunlar, sisteme meydan okuyan bir sanatçının gizli alfabesiydi. "Doll Boy" resmindeki "3.18" ya da "Hairy Legs"deki "138" sayısı, yalnızca bilmece değil; o dönemde suç sayılan bir kimliğin ifşasının tek güvenli biçimiydi. 1963'te ilk kez Los Angeles'a adım atan Hockney, orada kendini buldu. Bu, abartılı bir ifade değil; biyografik bir gerçektir. Bradford'ın kas...
















