Yanında Konuşmak; Kırılgan Ritim
YANINDA KONUŞMAK; KIRILGAN RİTİM
Zaman, Mekân ve Beden Üzerinden Sessizliğin Politikası
Sinema ve çağdaş sanat pratiği arasındaki sınırların bulanıklaştığı bir dönemde, üç farklı kuşak ve coğrafyadan gelen sanatçı—Ira Sachs, Béla Tarr ve Karimah Ashadu—ortak bir estetik direniş hattı oluşturuyorlar: gündelik hayatın sıradan anlarını monumental kılmak, görünmez olanı görünür hale getirmek ve hızın dayattığı anlatı ekonomisine karşı zamansallığın kendisini bir politik araç olarak kullanmak. Bu üç isim, farklı medyumlar ve bağlamlar içinde çalışsalar da, egemen anlatı yapılarına karşı sessizliği, beklemeyi ve gözlemlemeyi radikal bir tavır olarak konumlandırıyorlar. Sachs'ın queer intimacy üzerine kurduğu mikro-evrenler, Tarr'ın apokaliptik yavaşlığı içinde çözülen insanlık halleri ve Ashadu'nun postkolonyal Lagos'ta bedenin mekânla kurduğu müzakere, hepsi aynı soruyu farklı tonlarda soruyorlar: Aceleyle üretilen, tüketilen ve unutulan bir dünyada, durmak ve bakmak nasıl bir eylemlilik taşır?
Ira Sachs'ın sineması, queer sinemanın siyasi tavrını melodramın intimacy gücüyle birleştirerek, özel alanın kendi içinde nasıl ideolojik bir savaş alanına dönüştüğünü gösteriyor. "Passages" ve "Frankie" gibi filmlerinde, karakterler arasındaki duygusal jeopolitika, mekânın bir Parisian daire, Portekiz'de bir yazlık ev karakterlerin arzularını nasıl şekillendirdiğini ve sınırladığını ortaya koyuyor. Sachs, John Cassavetes'in improvisational intimacy anlayışını queer bir duyarlılıkla yeniden kodlarken, heteronormatif anlatı yapılarının dayattığı "çözüm" ve "kapanış" mekanizmalarını reddediyor. Onun karakterleri çözümlenmiyor, sadece var oluyorlar belirsizlikleri, çelişkileriyle, bitmeyen müzakereleriyle. Bu, klasik Hollywood dramaturjisinin neden-sonuç zincirini kıran, bunun yerine duygusal durumların eşzamanlılığını sunan bir sinema. Sachs'ın kamera hareketi, karakterlerin bedenlerini takip ederken, onları asla bir iktidar pozisyonuna yerleştirmiyor; aksine, kırılganlıklarını, savunmasızlıklarını, arzularının tutarsızlığını kaydediyor. Bu, queer sinemanın temel politikasıdır: normatif anlatının "gelişim yayı" yerine, sürekli başa dönme, yeniden müzakere etme, asla tam olarak yerine oturmama halini kabullenmek.
Béla Tarr'ın vefatıyla birlikte sinema, yavaşlığı bir estetik seçimden öte, ontolojik bir duruş olarak kullanan nadir ustalarından birini kaybetti. Tarr'ın filmleri "Satantango", "The Turin Horse", "Werckmeister Harmonies" zamanın akışını o denli dönüştürüyor ki, izleyici için seyir deneyimi neredeyse meditatif bir sürece dönüşüyor. Ancak bu yavaşlık, kontemplatif bir lüksten değil, varoluşsal bir zorunluluktan kaynaklanıyor. Tarr'ın Macar kırsalında çamura gömülen insanları, sonsuz yağmur altında bekleyen figürleri, döngüsel bir zamansallık içinde hareket ediyorlar tarihin ilerleme miti burada tamamen çökmüş durumda. Tarr, Andrei Tarkovsky'nin spiritual transcendence'ını dünyevi bir materyalizme çeviriyor; onun karakterleri kurtarılmayı beklemiyorlar, sadece dayanıyorlar. Uzun plan-sekansları, gözlemlemeyi pasif bir aktiviteden aktif bir katılıma dönüştürürken, izleyiciye karakterlerle birlikte "bekleme" eylemini paylaşma sorumluluğu veriyor. Bu, sinemanın kapitalist tüketim mantığına hızlı kesmeler, enformasyon bombardımanı, duygusal manipülasyon karşı en radikal direnişlerinden biri. Tarr'ın estetiği, Theodore Adorno'nun "negatif diyalektik" kavramıyla rezonansa giriyor: olumlamak yerine olumsuzlamak, sentez yerine çelişkiyi sürdürmek, çözüm yerine çözümsüzlüğü göstermek. Onun filmleri, varoluşsal krizin spektakülünü üretmiyor; aksine, krizi gündelik hayatın dokusuna yerleştiriyorlar.
Karimah Ashadu, Tarr ve Sachs'ın sinematik zamanla kurduğu ilişkiyi, çağdaş sanatın mekân-bedene odaklanan pratiklerine taşıyor. Nijeryalı sanatçının Camden Arts Centre'daki sergisi, Lagos'un urban fabric'ini, bedenin mekânla kurduğu müzakereyi ve postkolonyal kentleşmenın yarattığı gerilimi video enstalasyonlar ve fotografik kompozisyonlar aracılığıyla ele alıyor. Emmanuel Iduma'nın eleştirisinde vurguladığı gibi, Ashadu'nun işleri, "belgeleme" ve "kurgulama" arasındaki sınırı sorgulayarak, observational cinema geleneğini çağdaş sanat bağlamına transfer ediyor. Lagos'un sokaklarında, pazarlarında, geçitlerinde hareket eden bedenler, Ashadu'nun kamerasında ne tam anlamıyla özgür ne de tam anlamıyla sınırlanmış; onlar sürekli bir müzakere halinde. Bu, Henri Lefebvre'in "mekânın üretimi" teorisiyle örtüşüyor: mekân, önceden verilmiş bir şablon değil, sosyal ilişkilerin sürekli yeniden üretildiği bir alan. Ashadu'nun kamera açısı, genellikle göz hizasında veya hafifçe altında kalıyor, bu da izleyiciyi hierarchical bir pozisyondan çıkarıp, gözlenen bedenlerle eşit bir düzleme yerleştiriyor. Bu, sömürgeci bakışın yukarıdan, dışarıdan, nesneleştirerek tam tersi. Ashadu, Trinh T. Minh-ha'nın "speaking nearby" (yanında konuşmak) kavramını görsel olarak pratiğe döküyor: konusu hakkında değil, konusuyla birlikte konuşuyor.
Bu üç sanatçının ortak zemini, "yavaşlık" ve "sessizlik" olgusunu pasif bir geri çekilme olarak değil, aktif bir müdahale olarak konumlandırmalarında yatıyor. Hem Sachs'ın intimate dramları, hem Tarr'ın egzistansiyel tabloları, hem de Ashadu'nun urban etnografisi, "anlatı" kavramının kendisini sorguluyor. Klasik anlatı yapısı kurulum, çatışma, çözüm kapitalist üretim mantığının estetik karşılığıdır; bir sorun tanımlanır, işlenir, paketlenir ve tüketilir. Bu üç isim ise, çözümü reddederek, belirsizliği sürdürerek, kapanışı erteleyerek, bu mantığın dışına çıkıyorlar. Onların estetiği, Walter Benjamin'in "diyalektik imge" kavramıyla yankılanıyor: geçmiş ve şimdi, umut ve umutsuzluk, hareket ve durağanlık aynı anda, çözümlenmeden bir arada tutuluyorlar.
Kompozisyon düzeyinde de ilginç bir üçleme oluşuyorlar. Sachs'ın filmleri genellikle üçgen kompozisyonlarla çalışıyor iki karakter arasındaki gerilim, üçüncü bir unsurun (başka bir karakter, bir mekân, bir arzu nesnesi) müdahalesiyle yeniden yapılanıyor. Tarr'ın kadraj tercihleri, genellikle merkeze yerleştirilmiş bir figür veya nesne etrafında, simetrik ancak dinamik dengeler kuruyor. Ashadu ise, üçlü video projeksiyon enstalasyonlarında, farklı zamansal ve mekânsal katmanları bir arada sunarak, izleyicinin algısını parçalıyor. Bu, altın oran gibi klasik kompozisyon kurallarına bir gönderme değil; tersine, bu kuralların dayattığı "uyum" ve "denge" mitini bozma girişimi. Onların estetiği, "güzellik" yerine "gerginlik", "armoni" yerine "çelişki" üzerine kurulu.
Toplumsal düzlemde, bu üç isim, "ast-üst" hiyerarşilerine karşı farklı ama birbirini tamamlayan refleksler geliştiriyorlar. Sachs, queer ilişkileri heteronormatif güç dinamiklerinden bağımsız bir şekilde temsil ederek, arzunun kendisinin ideolojik yapılarla nasıl kirlendiğini ama yine de onlardan sızabileceğini gösteriyor. Tarr, kırsal yoksulluğu ve sosyalist sonrası çöküşü, kurban anlatısına düşmeden, karakterlerine bir onur ve direniş kapasitesi vererek ele alıyor. Ashadu, postkolonyal özneleri, Batılı sanat izleyicisinin "yardıma muhtaç" veya "egzotik" kategorilerine sığdırmadan, kendi mekânsal ve sosyal müzakerelerinin aktif özneleri olarak konumlandırıyor. Üçü de, temsil politikalarında, liberal "dahil etme" retoriğinin ötesine geçerek, yapısal olarak dışlanan bedenlerin ve deneyimlerin nasıl kendi görme ve anlatma rejimlerini oluşturabileceklerini araştırıyorlar.
Bu sanatçıların yarattığı söylem manzarası, şimdiki zamana dair derin bir huzursuzluk taşıyor. Sachs'ın karakterleri, neoliberal bireysellik söylemi içinde intimacy'yi yeniden inşa etmeye çalışırken, Tarr'ın figürleri, tarihin sonu anlatısının yıkıntılarında var olmaya devam ediyorlar. Ashadu'nun Lagos'u ise, küresel kapitalizmin mekânsal eşitsizliklerinin en çıplak halinin sahnesi. Ancak üçünde de bir umut filizi var: sessizlik, yavaşlık ve gözlemleme, sadece melankoli veya pasiflik değil, aynı zamanda direniş ve yeniden kurma potansiyeli taşıyor. Sinema ve çağdaş sanat, bu üç ismin elinde, sadece dünyayı temsil eden değil, dünyayı farklı algılama ve deneyimleme biçimleri öneren araçlara dönüşüyor. Onların ortak manifestosu, eğer bir formüle dökülecekse, şu olabilir: Hızlanan dünyada durmak, gürültülü dünyada sessizleşmek, spektaküler dünyada sıradanı monumental kılmak, bunlar estetik seçimler değil, varoluşsal ve politik zorunluluklardır.
Kaynak eserler: Ira Sachs röportajı (ArtReview), Béla Tarr anısına yazı (ArtReview), Karimah Ashadu sergisi eleştirisi - Emmanuel Iduma (ArtReview, Camden Arts Centre)
Collecist