Açık çağrıya 24 sanatçı yanıt verdi. Seçkiye on eser dahil edildi; bunlara ek olarak, üretim gücüyle dikkat çeken on dört eser de Collecist tarafından sergilemeye değer bulunarak bu sayfada yer alıyor.
Çağdaş dünyanın parçalı yapısı, anlamın sabitlenmesini güçleştiriyor. İmge artık yalnızca gösteren değil; görünmez olanı yüzeye çıkaran, dağılmış deneyimi bir anda yoğunlaştıran bir pratik haline geliyor. Aşağıdaki eserler, bu pratiğin farklı boyutlarını araştırıyor.
"Arada Bir Yerde" serisi, ne yere ne de göğe ait olan askıda bir varoluş hâlini araştırır; mekânsal ve algısal sınırların çözündüğü tanımsız bir eşikte açığa çıkar. Çalışma, sis, ışık ve organik dokular gibi atmosferik unsurları bir araya getiren gözleme dayalı bir süreçle şekillenir. Bu süreçte form, önceden belirlenmiş bir tasarımın ürünü olmaktan çok, malzemenin ve anın birlikte ürettiği bir karşılaşmaya dönüşür.
Kontrollü kompozisyon ile sezgisel iz bırakma arasında hareket eden sanatçı, formların zamanla ortaya çıkmasına olanak tanır; her katman, bir öncekini hem örter hem de açığa çıkarır. Bu ikili hareket, izleyiciyi sabit bir bakış noktasından uzaklaştırarak değişken ve geçirgen bir algı alanına taşır.
İzleyici, görme ile hissetme, hatırlama ile unutmanın iç içe geçtiği akışkan bir görsel alana davet edilir. Burada nesneler net bir kimlik taşımak yerine, bilinç ile bilinçdışı arasındaki o belirsiz aralıkta titreşen birer iz olarak varlık gösterir.
"Havuz Havuz İçinde, Allianoi" çalışması, en eski şifa merkezlerinden biri olan Allianoi antik kentinin baraj suları altında kalışını, su-insan ilişkisinin dönüşümü üzerinden okur. Yüzyıllarca insanı suyla iyileştiren kent, bugün kendisinden katbekat büyük bir su kütlesinin en alt katmanına dönüşmüş; havuzlar havuzun içinde kalmıştır. Kompozisyon, yüzeyde uzanan baraj gölü ile derinde ışıldayan antik hamam mekânını dikey bir kesitte üst üste bindirerek izleyiciyi iki zaman katmanı arasında konumlandırır. Yeşilimsi figürler, suyun belleğinde asılı kalmış bir kalabalık gibi; hem orada hem değiller. Eser, kaybın yalnızca bir yapıyı değil, gelecek nesillerin o yapıyla kurabileceği ilişkiyi de kapsadığını hatırlatan sessiz bir ağıttır.
"Tohum", yaşamın başlangıcına dair en çıplak imgelerden birini sperm yağmurunu iki yumurta kütlesi ve onları birbirine bağlayan beyaz, bedensel bir akışla buluşturur. Tuval ikiye yarılır: bir yanda okra sıcaklığı, diğer yanda mutlak siyah; arada bir doğum kanalını ya da bir tohum kabuğunun açılışını andıran kıvrımlı bir geçit yükselir. Bu geçidin içindeki minik insan figürleri sarı, kırmızı, lacivert döllenmeden kişiliğe uzanan yolu tek bir dikey eksende toplar. Bingöl, "başlangıç" fikrini metaforun konforundan çıkarıp biyolojinin diline indirir: tohum burada bir simge değil, bir olaydır. Sanatçının heykellerindeki o tanıdık çubuk-figür dili burada da iş başında; ama bu kez betondan ya da demirden değil, üremenin kendisinden çıkıyorlar.
"Tutulmamış", vaadin sistem içindeki konumlandırılma biçimiyle ilgilenir. Yerine getirilmeyen vaat, yapının işlevini yitirmesine neden olur; ancak yapı yenilenmez, yalnızca yamalanır. Beyaz iş baretinin yüzeyine kanırtılmış "korur", "önler", "sağlar" sözcükleri, koruma vaadinin nesnenin kendisinde değil, dilde nasıl sürdürüldüğünü açığa çıkarır. Kırmızı iplikle atılan dikişler tamir etmez; yarığı kapatmak yerine onu görünür kılar, eksikliğin sistematik biçimde yok sayıldığına tanıklık eder. Yılmaz'ın müdahalesi, koruma fikrinin artık güven vermeyen ama norm olarak işletilen haline işaret eden sessiz ama keskin bir uyarıdır bedenin üzerine geçirilmiş bir yalanın belgesidir.
"Lezyon", bedene yapılan tıbbi müdahaleleri ve bu müdahalelerin deri üzerinde bıraktığı izleri görünür kılar. Tıbbi terminolojide doku hasarını adlandıran "lezyon" kavramından yola çıkan eser; ameliyat sürecindeki açılma, dikilme ve büzülme eylemlerini birer bedensel kayıt olarak yeniden kurgular. Burada deri, yalnızca koruyucu bir tabaka değil, sınırları belirlenmiş ancak ihlal edilebilir, kırılgan ve geçirgen bir yüzeydir. Parafinin yarı saydamlığı ve katmanlı yapısı deri altı dokularını ve yara izlerini çağrıştırırken, yüzeydeki renk kırılmaları damar zedelenmesi sonucu oluşan hematomun izlerini taşır. Beyaz fayanslı kaide ise işi kliniğin steril zeminine yerleştirerek bedeni masaya yatırır. Bütünlüğün geçici olarak bozulduğu bir "aralığa" odaklanan çalışma, travmatik izi malzeme üzerinden yeniden üretir; bedensel kırılganlığı kalıcı bir yüzeye aktarır.
"Ham Hâl", kullanım döngüsünü tamamlamış, terk edilmiş nesneleri maddi atıklar olarak değil; zamanın, mekânın ve deneyimin izlerini taşıyan varlıklar olarak ele alan bir üretim pratiğinden doğar. Buradaki nesneler, tıpkı sistem içinde kolaylıkla vazgeçilebilir kılınan özneler gibi, işlevini yitirdiği anda değersizleştirilir ve görünmez kılınır; oysa bir şeyin "atık" olarak adlandırılması, onun varlığını yitirdiği anlamına gelmez, yalnızca ona atfedilen anlam düzeninin değiştiğine işaret eder.
Heidegger'in "şey" kavramında olduğu gibi nesne, kullanılmak için var olan bir araç değil; içinde bulunduğu zamanı, mekânı ve ilişkileri bir araya getirerek anlam üreten bir varlık biçimidir. Çalışmadaki kireç beyazına bulanmış duvar yüzeyi, eski aile fotoğrafları, çerçeve parçaları, mücevher kalıntıları ve bebek figürleri bir hafıza ikonostazı kurar; her biri sahibini yitirmiş ama görünme arzusunu koruyan birer kırılgan tanıktır.
Sanatçı bu nesneleri disipline etmek yerine taşıdıkları gerilimi sürece dahil eder; bastırılmış ve kırılgan olanın yaşamsal titreşimlerini açığa çıkarır. İzleyici, şeylerin ham hâlleriyle karşılaşır ve kendi hafızası üzerinden onlarla hemhâl olur.
Semra Bayram'ın otoportre pratiği, kadının kendi yüzüne bakışını estetik bir teşhir değil, bir tanıklık olarak kurar. Bu çalışmada figür, çiçek desenli bir yastığa yan yatmış, gözleri kapalı; yanağında morarmalar, şakağında siyah ipliklerle atılmış bir dikiş izi taşır. Şiddetin görünür hâli, kadınlığın geleneksel olarak yumuşaklıkla, evcil olanla, çiçeklilikle özdeşleştirildiği bir yüzeyin tam ortasına yerleştirilir; çiçekli yastık, yaranın masumluğunu artırmak yerine onu daha çıplak kılan bir kontrastı taşır. Bayram'ın "Kadın Olmak" izleği boyunca süregelen kuru boyadan nakışa, oradan dijital etamine uzanan disiplinlerarası geçiş, burada da iz olarak okunur: deri bir kumaş, dikiş bir nakış, morluk bir boya lekesidir. Yüz, bir yandan uykuda, bir yandan teşhirdedir; izleyiciyi bakmak ile bakamamak arasındaki o eşikte tutar. Bu eserin sessizliği, kadına dair çok bilinen ama az konuşulan bir gerçeği, çiçeğin altından çıkarıp masaya koyar.
"Sinavera", göçün yarattığı psikolojik eşikleri ve kimlik-mekan ilişkisini malzemenin diline çeviren bir karşılaşmadır. Şeffaf, buruşmuş, içinden ışık geçen kütle; bir yandan ağırlığı, bir yandan kırılganlığı taşır bir taşa, bir buz parçasına, bir terk edilmiş ambalaja, hatta bir bedene benzer. Hiçbirine tam olarak yerleşmemesi, eserin tam da meselesidir: aidiyetin askıya alındığı, kimliğin biçim tutmadığı o belirsiz aralık. Canlı, Marc Augé'nin "yok-yerler" kavramını malzemeye taşır; nereye ait olduğu okunamayan bu form, bir havalimanı, bir geçit, bir bekleme salonu gibi kendi başına bir geçicilik durumudur. İçeriden sızan ışık ise yok olmaya direnen bir varlığa, bir hatıranın hâlâ ısı tuttuğuna işaret eder terk edilmiş ama henüz tamamen kaybolmamış bir şeyin titreşimi. Otoetnografik bir tutumla üretilen iş, izleyiciyi tanıdık ile yabancı arasındaki o ince eşikte tutar; orada kalmaya, oradan bakmaya davet eder.
"kimlik / temsil / çözülme", gerçekliği sabit bir öz olarak değil; Jean Baudrillard'ın işaret ettiği biçimiyle simülasyonlar içinde üretilen ve çoğalan bir düzlem olarak ele alır. Yüz, temsilin güvenilir taşıyıcısı olmaktan çıkar; üzerine binen akışkan beyaz katmanlar siyahın üzerinde adeta süt damlaları, mürekkep akıntıları gibi imgeyi hem kurar hem de eşzamanlı olarak aşındırır. Çetin'in fotografik müdahalesinde tek bir göz, çözünen yüzeyin altından ısrarla bakar; geriye kalan ise bakışın değil, parçalanmanın kendisidir. Bu aşınma, Foucault'nun öznenin sabit bir merkez değil söylemsel pratikler içinde inşa edilen bir etki olduğu fikriyle örtüşür: kimlik, bütünlüklü bir özden ziyade kırılgan ve çoğul bir kurguya dönüşür. Görünen ile temsil edilen arasındaki mesafe açıldıkça hakikat ortadan kaybolmaz; aksine, Butler'ın performativite kavramında olduğu gibi, tekrarlar ve sapmalar içinde yeniden üretilir. Bu bağlamda fotoğraf, temsilin çöküşünü belgelemekten çok, onun nasıl sürekli ertelendiğini ve yer değiştirdiğini açığa çıkarır.
"I Hear You on My Skin", arzu nesnesinin görünmezliğini, saplantı aracılığıyla gerçeklikten kopan bir anlatıya dönüştürür. Filmin merkezindeki genç telekız Anna, müdavim müşterisi Julien'in tek kelime etmeden ortadan kaybolmasıyla kendi dairesinin sessizliğine kapanır; geçmiş buluşmalardan kalan tensel kesitleri zihninde tekrar tekrar canlandırarak anılarla arzunun birbirine karıştığı bir sarmala girer. Menküer, bedensel yakınlığın paradoksal yapısını para karşılığı kurulmuş ama duygusal olarak gerçek hale gelmiş bir ilişkinin ardından geriye kalanı fiziksel temasın yokluğunda duyumun nasıl üretildiği sorusu üzerinden işler. Filmin başlığı bu paradoksu özetler: ten, artık dokunmanın değil, dokunmanın hatırasının yüzeyidir; bir sesin, bir kokunun, bir bekleyişin kayıt yeri. Anna gerçeklik yerine hayalin ürettiği hislere tutundukça, yakınlık ile yanılsama arasındaki çizgi silinir; izleyici, içeriden anlatılan bir kayboluşa, terk edilenin zihninin sessiz akustiğine tanıklık eder. Çalışma, fuhuş ekonomisini ahlaki bir mesele olarak değil, modern yalnızlığın ve karşılıksız bağlanmanın yoğunlaştırılmış bir laboratuvarı olarak ele alır.
Bu serideki çalışmalarım, nesne ve manzaralara yöneltilen kısa süreli bakışların zihinde bıraktığı ilk algısal izi temel alır. Görsel gerçekliğin ayrıntısını yeniden üretmek yerine, bellekte kalan silüet, oran ve kütle ilişkilerini süprematist ve geometrik bir dille yapılandırıyorum; mimarlık eğitimimden gelen oran, ritim ve kompozisyon bilgisi bu yapının biçimsel omurgasını oluşturur.
İlk bakışta soyut görünen formlar çoğu zaman ev, peyzaj ya da gündelik nesne silüetleriyle izleyicinin ilkel görsel belleğine dokunarak fark edilmeden işleyen bir bilinç akışı kurar; alt katmanların zemin ve bitki örtüsünü, üst katmanların gökyüzü ve atmosferi çağrıştırması bu sezgisel okumayı destekler. Bu yaklaşım, izleyicinin bilinçli ya da bilinçdışı düzeyde eserle istemsiz bağ kurmasını sağlayarak ilk bakışta algısal bir temas oluşturur.
Dolayısıyla bu resimler yalnızca estetik soyutlamalar değil, algı, bellek ve biçim ilişkisini araştıran disiplinler arası plastik düşünce alanları olarak değerlendirilmelidir.
Bu çalışma, kent ile doğa, birey ile kalabalık, yapım hâlindeki olan ile süregelen arasındaki kırılgan eşikleri araştıran bir görsel alan kurar. Kompozisyonun merkezindeki figür grubu, yapılaşmanın ilerlediği bir eşikte konumlanırken; sağdaki yoğun ağaç dokusu ve sol arka plandaki inşaat halindeki bina ile vinç, doğa ve kentin birbirine değdiği fakat tam olarak birleşmediği iki ayrı gerçeklik alanını görünür kılar. Vinç ile ağaç gövdeleri arasındaki dikey karşıtlık, dönüşüm anını ve iki farklı zamansallığın eşzamanlı varlığını vurgular; figürlerin sırtı dönük duruşu izleyiciyi bu eşiğin tanıklığına çağırır.
Ağaç baskının çizgisel dili, kazınmış yüzey izleri ve tekrar eden dokular, mekânı yalnızca fiziksel bir yer olarak değil, bedensel ve algısal deneyimlerin katmanlaştığı psikofiziksel bir alan olarak kurar. Kesişmeler, bireyin çevresiyle kurduğu kısa süreli karşılaşmaları, figür ile mekânın yoğunlaştığı tekinsiz bir deneyim alanına dönüştürür.
Sanatçı, pratiğinde imgeyi sabit anlamlardan uzaklaştırarak ele alır. Çalışmaları bütünlüklü hikâyelerden ziyade parçalanmış anlatılar ve sezgisel çağrışımlar üzerinden ilerler.
Resimlerinde figür çoğu zaman yarım kalır; yansıma, kırılma ve soyutlaşma aracılığıyla dönüşür. Büyük açıklamalardan kaçınarak belirsiz olanın taşıdığı duygusal yoğunluğa odaklanır. İmge ile anlam arasındaki boşlukta gezinen eserleri, izleyiciyi tamamlanmamış anlatıların çağrısıyla baş başa bırakır.
Yüzdeki parçalı renk alanları, kimliğin sabit değil, deneyimlerle ve zamanla sürekli yeniden kurulan bir yapı olduğunu ima eder. Figürün gözündeki geometrik müdahale ise görmenin yalnızca gözle gerçekleştirilen fiziksel bir eylem değil, aynı zamanda zihinsel bir süreç olduğuna işaret eder; bakış, dış dünyayı kaydetmekten çok onu yorumlayan bir filtreye dönüşür.
Solna, insanın acıyla dönüşüm anını renkler aracılığıyla görünür kılmayı amaçlar. Eser, yanmanın yalnızca yok edici değil, aynı zamanda dönüştürücü bir güç olabileceği fikri üzerine çalışır; ateşin geride bıraktığı izlerin, bir bitiş değil yeni bir oluşumun başlangıcı olabileceğini düşündürür.
Eserde doğa ve kadın birbirini bütünleşik şekilde tamamlarken, uğradığı tahribatlara karşı sesini çıkaramayışı eserin çıkış noktasını oluşturmaktadır. Hissedilen ve yaşanan arasındaki karşıtlık; karmaşa ve kaos ortamındaki sessiz dinginlik zıtlıklar arasındaki uyum ve dengeyi sorgulatmaktadır.
Sanatsal üretimimde insan bedeninin sınırlarını, kırılganlığını ve rahatsızlık veren yanlarını araştırıyorum. Çalışmalarımda deri, organ çağrışımları ya da birleşmiş-bozulmuş formlar kullanıyorum. Bu imgeler aracılığıyla bedenin ne kadar kolay değişebilen, kontrol edilemeyen ve kimi zaman yabancılaşan bir yapı olduğunu görünür kılmayı amaçlıyorum.
Pratiğim, bedenin sınırlarının nerede başlayıp nerede bozulduğunu ve bu bozulmanın izleyicide nasıl bir rahatsızlık ya da yüzleşme hissi yarattığını inceleyen bir yaklaşım üzerine kuruludur. İşlerimde tek bir duyguyu yönlendirmekten çok, izleyicinin kendi deneyimiyle şekillenen bir düşünme alanı açmayı önemsiyorum.
Sanatçının üretimi, belirsizlik sürecinde zamanın doğrusal akışında oluşan kırılmaları ve bu sürecin bedensel bir deneyim olarak mekânsallaşmasını araştırır. Bu çalışma, yatay bir kum saatinin içindeki kumu resim paletiyle karşı tarafa aktarmaya çalışan figür üzerinden, zamanın bedeni kuşatan fiziksel bir çevreye dönüşmesini ele alır. İmge, belirsizlik çağında zamana hapsolmuş olmanın koşullarını sanatın müdahalesiyle değiştirmeye yönelik dönüştürücü bir direnci görünür kılar.
"Post Babel", çökme ve devamlılık arasında bir eşikte donmuş, eğik bir sunucu rafı kulesini sunar. Parçalanmış teknolojik bileşenlerden inşa edilen bu yapı, Babil Kulesi'nin mirasını bir yükseliş miti olarak değil, bir sonuç durumu olarak çağrıştırır. Ateş'in enstalasyonu, çağdaş bir birikim biçimini sorgular: dil değil, veri birikimi. Sunucu kulesi burada insan kontrolünü aşan yapay zekâya ve kendi kendini üreten bilgi sistemlerine dikilmiş bir anıta dönüşür Babil'in tanrılara meydan okuyan dikey hırsı, artık veri merkezlerinin yatay yayılmasına ve sunucu raflarının soğuk vızıltısına devredilmiştir. Eserin kararsız formu, zaten başarısız olmuş ancak tamamen durmayı reddeden bir sistemi gösterir; çöküşün anı değil, çöküşle birlikte yaşamayı öğrenmiş bir uygarlığın portresidir. Yapay zekâyla üretilmiş bir görüntünün yine yapay zekâyı konu alması, eseri kendi mecrasıyla doğrudan yüzleşen bir öz-tanıklık konumuna yerleştirir.
Bu çalışma, somut bir temasın ötesine geçerek iki elin kenetlenmesinden doğan görünmez bir egemenliği aktarır. Heykelin fiziksel formunda yalnızca bir birliktelik izlenirken, yansımada tahayyül edilebilen taç silueti, bu bağın yarattığı gizli gücü görünür kılar. Arcanum, sevginin ve sadakatin yalnızca bir dokunuş değil; ruhun kendi krallığını inşa ettiği sessiz bir zafer olduğunu fısıldar.
Figür, doğurganlığın kutsallığı ile yoksulluğun ağırlığı arasında sıkışmış bir beden olarak durur. Eserin adı, Anadolu kadınının yüzyıllar boyu sırtında taşıdığı bir denklemi özetler: bir oğlanın göbekte taşınması bir gurur, beş altı çocuğun eteğe asılması ise sessiz bir yorgunluktur. Kucağındaki çocuk ve arkasındaki kalabalık, sevginin aynı anda hem çoğalan hem de ağırlaşan bir yük olduğunu hissettirir. Kadın bedeni burada bireysel bir özne olmaktan çıkıp soyun, hanenin ve toprağın taşıyıcısına dönüşür; doğurganlık, dinsel söylem ile kırsal ekonominin kesiştiği yerde hem kutsanan hem de cezalandıran bir yazgı hâline gelir. Çalışma, annelik mitinin görkemli yüzüne karşı, sayılamayan emeğin ve adı konmayan tükenişin sessiz portresini tutar.
Eylem ve Mana Arasındaki Varoluşsal Denge. Gönlün manevi olanla (Yâr), elin ise dünya ve üretimle (Kâr) olan bağını temsil eden bu eser, insan varoluşunun pratik ve ruhsal düzlemleri arasındaki dengeyi sorguluyor. Dikey ve yatay aksların yarattığı grafik düzen, 'dünyada ama dünyadan değil' olma halini minimalist bir dille anlatıyor. Eylem ve tefekkür arasındaki o ince çizgi, geometrik bir denge olarak form buluyor.
Eldiven, teması mümkün kılan ama aynı anda onu engelleyen bir arayüzdür. Bu üçlemede dokunma; doğrudan bir karşılaşma değil, gecikmiş, filtrelenmiş ve kontrol altına alınmış bir eyleme dönüşür. Sarı yüzey, hem koruma hem yabancılaşma üretirken, beden ile dünya arasındaki mesafeyi görünür kılar. Eldiven, sıvının deriye, kirin tene, suyun parmağa değmesini önlerken aslında başka bir şeyi de saklar: o eylemi yapan eli. Ev içi emeğin görünmezliği, tam da bu sarı kauçuğun altında işler koruma kisvesi altında bir silinme. İlk imgede el, kırmızı kabın altında işin tam içinde; ikincide eldivenler bir bedenin yokluğunu, üçüncüde tükenmişliğin formunu taşır. Sanatçı, gündelik bir nesneyi sabırla yağlıboyaya çevirerek ona haysiyet kazandırır; bakılmayan şeyi bakılır kılar, yapılmış işin anısını tuvalin yüzeyine geri çağırır.
Sarı'nın yıllardır sürdürdüğü "topraKokusu" izleği, manzarayı görüntüden çıkarıp duyuya çeviren bir resim pratiğidir. Bu çalışmada kurumuş bir nehir yatağının pul pul kalkmış zemininde, ince bir mavi su şeridi inatla yoluna devam eder. Toprak burada bir arka plan değil, başlı başına bir bedendir: çatlamış, kabuk bağlamış, kokusunu hâlâ taşıyan. Sanatçının palet bıçağıyla kazıdığı yüzey, izleyiciye bakmaktan çok dokunmayı, hatta koklamayı önerir. Manzara resmi geleneğinin pitoresk vaadinden uzaklaşan Sarı, kuruluğun ortasında küçücük bir mavinin direnişini öne çıkararak hem yitirdiğimizi hem de henüz kaybetmediğimizi aynı karede tutar.
Bu çalışmamda iskambil kartını yalnızca bir oyun nesnesi olarak değil, kimliğin, kaderin ve görünür olma biçimlerinin kurulduğu sembolik bir yüzey olarak ele aldım. Kartın düz, tanıdık ve kurallı yapısı içinde figürü parçalı biçimde görünür kılarak, izleyiciyle doğrudan değil, kesilmiş ve filtrelenmiş bir karşılaşma kurmak istedim.
Diyagonal çizgi, yüzü ikiye bölen bir sınır gibi çalışır; hem saklar hem gösterir. Figür, kartın içinde yer almasına rağmen bütünüyle teslim olmaz. Bakış hâlâ izleyiciye ulaşır, fakat bu bakış artık açık bir portre değil, simgeler, renkler ve kesintiler arasından geçen kontrollü bir temastır.
Kalp, karo, maça ve sinek sembolleri burada yalnızca kart işaretleri değil; şansın, rolün, seçimin ve yazgının görsel karşılıklarıdır. Kadın figürünü bu sembollerin arasında konumlandırarak, bireyin kendi kimliğiyle ona biçilen roller arasındaki sıkışmayı görünür kılmaya çalıştım.
Collecist'in ilk küratöryel seçkisi, tek bir soruyu on farklı sanatçının bakışından ele alıyor: Belirsizlik çağında imge neyi görünür kılar? Bu soruyu bir manifesto olarak değil, bir açılım olarak okumak gerekiyor.
Çağdaş dünyanın parçalı yapısı, anlamın sabitlenmesini giderek güçleştiriyor. İmge, artık yalnızca gösteren değil; görünmez olanı yüzeye çıkaran, dağılmış deneyimi bir anda yoğunlaştıran bir pratik haline geliyor. Bu seçkideki her eser, o pratiğin farklı bir boyutunu araştırıyor.
"Arada Bir Yerde" serisi, ne yere ne de göğe ait olan askıda bir varoluş hâlini araştırır. Mekânsal ve algısal sınırların çözündüğü, tanımsız bir eşikte açığa çıkar. Çalışmalar; sis, ışık ve organik dokular gibi atmosferik unsurları bir araya getiren gözleme dayalı bir süreçle şekillenir. Bu unsurlar, açıklık ile belirsizlik, ağırlık ile hafiflik arasında görsel bir gerilim kurar. Seri; eskiz, katmanlama ve malzeme denemelerini içeren yinelemeli çizim pratikleriyle gelişir. Sanatçı, kontrollü kompozisyon ile sezgisel iz bırakma arasında hareket ederek formların zamanla ortaya çıkmasına olanak tanır. Ortaya çıkan işler, algının istikrarsızlaştığı akışkan bir görsel alan yaratır. İzleyici; görme ile hissetme, hatırlama ile unutmanın sürekli iç içe geçtiği bir mekâna davet edilir.
Allianoi antik kenti, en eski sağlık merkezlerinden biridir. Buna karşın son 30 yıl içerisinde bölgede yürütülen sulama hattı ve baraj projeleri nedeniyle sular altına gömüldü. Tarih boyunca şifa dağıtmış sular, baraj gölünün her bir zerresine dağıldı. Bu çalışmada yansıtıldığı üzere kentin en önemli yapıları olan havuzlar, kendisinden katbekat büyük bir su kütlesinin en alt katmanını oluşturan bir parçaya dönüştü. Varlığı su-insan ilişkisi üzerinden şekillenmiş Allianoi kenti, geçirdiği bu dönüşümler sebebiyle yine su-insan ilişkisi üzerinden farklı bir işleve girdi. Öte yandan bu işlev, Allianoi'nin belki de gelecek nesillerce ziyaretini imkânsızlaştıracak şekilde yok olmasına sebep oldu.
Tohum, yeni başlangıçların ve sınırsız potansiyelin sembolüdür. "Tohum" adlı tabloda bu sembol, hayat döngüsünü ve büyüme sürecini temsil eder; her şeyin küçük bir noktadan başlayabileceğini, doğru koşullar altında büyük bir yaşam formuna dönüşebileceğini hatırlatır. İçinde gizli olan potansiyel, umuda ve geleceğe dair beklentilere işaret eder. Çalışmada yılan ve tohum sembolleri bir araya gelerek doğanın döngüselliğini ve insanın sürekli değişen yolculuğunu anlatır; yaşamın başlangıcından olgunluğa uzanan süreci düşünmeye davet eder. Bu birleşim, her iki sembolün taşıdığı anlamlarla izleyiciyi kendi içsel dünyasında bir yolculuğa çıkarır.
Bu çalışma, vaadin sistem içerisindeki konumlandırılma biçimleriyle ilgilenir. Yerine getirilmeyen vaat, yapının işlevini yitirmesine neden olur; ancak yapı yenilenmez, yalnızca yamalanır. Yüzeyde yer alan "korur", "önler" ve "sağlar" ifadeleri, koruma vaadinin dil üzerinden sürdürülme biçimini açığa çıkarır. Tamire yönelik müdahaleler işlevi yeniden kurmaz; eksikliğin sistematik olarak yok sayıldığını görünür kılar. Tutulmamış, koruma fikrinin artık güven vermeyen ama norm olarak işletilen hâline işaret eder.
Lezyon, bedene yapılan tıbbi müdahaleleri ve bunların deri üzerinde bıraktığı izleri bedensel deneyim üzerinden görünür kılar. Tıbbi terminolojide doku hasarını adlandıran "lezyon" kavramından yola çıkan eser; ameliyat sürecindeki açılma, dikilme ve büzülme eylemlerini birer bedensel kayıt olarak yeniden kurgular. Burada deri yalnızca koruyucu bir tabaka değil; sınırları belirlenmiş ancak ihlal edilebilir, kırılgan ve geçirgen bir yüzey olarak ele alınır. Parafinin yarı saydamlığı ve katmanlı yapısı deri altı dokularını ve yara izlerini çağrıştırırken, yüzeydeki renk kırılmaları damar zedelenmesi sonucu oluşan hematomun izlerini taşır. Bütünlüğün geçici olarak bozulduğu bir "aralığa" odaklanan eser, travmatik izi malzeme üzerinden yeniden üretir; bedensel kırılganlığı kalıcı bir yüzeye aktarır.
"Beklenmeli ve bütün bir ömür, mümkünse uzun bir ömür boyunca anlam ve lezzet toplanmalıydı ve sonra, en sonunda belki en iyi on mısra yazılabilirdi. Bir mısra yazabilmek için insan birçok şehir görmeli, insanları ve nesneleri görmeli, hayvanları tanımalı, kuşların nasıl uçtuğunu hissetmeli, küçük çiçeklerin sabahları açarken nasıl titreştiğini bilmeli." — Rainer Maria Rilke
Ham Hâl, kullanım döngüsünü tamamlamış, terk edilmiş nesneleri maddi atık olarak değil; zamanın, mekânın ve deneyimin izlerini taşıyan varlıklar olarak ele alan bir üretim pratiğinden doğar. Buradaki nesneler, tıpkı sistem içinde kolaylıkla vazgeçilebilir kılınan özneler gibi, işlevini yitirdiği düşünüldüğü anda değersizleştirilir ve görünmez kılınır. Oysa bir şeyin "atık" olarak adlandırılması, onun varlığını yitirdiği anlamına gelmez; yalnızca ona atfedilen anlam düzeninin değiştiğine işaret eder.
Martin Heidegger'in "şey" kavramında olduğu gibi nesne, kullanılmak için var olan bir araç değil; içinde bulunduğu zamanı, mekânı ve ilişkileri bir araya getirerek anlam üreten bir varlık biçimidir. Gündelik döngünün içinde konumundan uzaklaştırılan bu şeyler ve onların ürettiği söylemler, özne–nesne ilişkisi içinde yeniden örgütlenerek bir yüzleşme alanına dönüşür.
Sanatçının bu nesnelerle kurduğu ilişki yalnızca onların geçmişine ya da taşıdığı tanıklıklara değil; içlerinde barındırdıkları enerjiye, yaşamsal titreşime ve görünür olma arzusuna yönelir. Üretim sürecinde nesneyi disipline etmek yerine, taşıdığı gerilimi sürece dâhil eder. Hissedilen yoğunluk, akıldan çok sezgiyle deneyimlenen içsel bir titreşim; bastırılmış olanın, kırılgan olanın ve deneyimin karanlık ama yaşamsal uzantısıdır.
Bu üretimler aynı zamanda deneyimin öznel ve aktarılamaz boyutuna işaret eden nitelceler kavramıyla kesişir: aynı nesne her izleyicide farklı bir içsel karşılık uyandırır. Hafıza, kayıp ve yaşama dair çağrışımlar açık bir karşılaşma alanı yaratır. Bu karşılaşmada şeyler ham hâlleriyle kalır; izleyici ise kendi hafızası ve deneyimi üzerinden onlarla hemhâl olur.
Çalışmalarımda kendi otoportremi kullanıyorum. Portrelerimi önce kâğıt üzerine kuru boyayla ürettim; sonraki dönemde aydınger kâğıdına geçtim ve yüzü kâğıdın büyük bölümünü kaplayacak biçimde, yakın plandan kurmaya başladım. Bu portrelerde korku dolu gözlerle bakan, üzerinde yaşadığı şiddetin izlerini taşıyan bir kadın var. Kendi yüzümü çiziyor olmamın nedeni, o acıyı kendi içimde hissetmem; başka bir bedenden değil, kendi bedenimden konuşmam gerekiyor. Çalışmalarımda şiddeti; bir bireyin başka bir bireye karşı sözel, cinsel, fiziksel, duygusal ya da ekonomik yönlerden kısıtlama getirmesi, engel olması, dayatması, zor kullanması ve onu özgür bireysel haklarından mahrum bırakması olarak ele alıyorum. Bu meseleyi farklı görsel malzemeler aracılığıyla araştırıyorum; resimlerimin yanına yazdığım kısa sanat notları da bu söylemin bir parçası — onlar resmin içinden konuşan sessiz bir ses gibi.
Üretim pratiğimde temel olarak göç, bellek, mekânsal teoriler ve "yok-yerler" (non-places) kavramlarına odaklanıyorum. Özellikle göçün yarattığı psikolojik eşikleri ve kimlik-mekân ilişkisini otoetnografik bir yaklaşımla incelemeye çalışıyorum; kendi deneyimimden yola çıkarak başkalarının da içinden geçtiği bu eşiklere bakıyorum. Seçkide yer alan işlerim, günümüz dünyasının kırılgan gerçekliğinde imgenin yerini; aidiyet ve belirsizlik temaları üzerinden sorguluyor.
Bu görüntüde gerçeklik, sabit bir öz olarak değil; Jean Baudrillard'ın işaret ettiği biçimiyle simülasyonlar içinde üretilen ve çoğalan bir düzlem olarak ele alınır. Yüz, temsilin güvenilir taşıyıcısı olmaktan çıkar; üzerine binen akışkan katmanlar, imgeyi hem kurar hem de eşzamanlı olarak aşındırır. Bu aşınma, Michel Foucault'nun öznenin sabit bir merkez değil, söylemsel pratikler içinde inşa edilen bir etki olduğu fikriyle örtüşür. Dolayısıyla kimlik, bütünlüklü bir özden ziyade, kırılgan ve çoğul bir kurgu hâline gelir.
Görünen ile temsil edilen arasındaki mesafe açıldıkça, hakikat ortadan kaybolmaz; aksine, Judith Butler'ın performativite kavramında olduğu gibi, tekrarlar ve sapmalar içinde yeniden üretilir. Bu bağlamda fotoğraf, temsilin çöküşünü belgelemekten çok, onun nasıl sürekli ertelendiğini ve yer değiştirdiğini açığa çıkarır. Böylece gerçeklik, parçalanmış bir bütün olarak değil, çözülme anlarında çoğalan ve kendini yeniden kuran bir süreç olarak görünürlük kazanır.
Genç bir eskort olan Anna, sürekli müşterisi Julien'in tek kelime etmeden ortadan kaybolmasıyla derin bir saplantıya sürüklenir. Dairesinin sessizliğine hapsolmuş bir hâlde, geçmiş buluşmalarından kesitleri zihninde canlandırarak anılar ve arzular arasında bir sarmala girer. Gerçekten çok hayal ürünü olan hislere tutundukça, yakınlık ile yanılsama arasındaki çizgi bulanıklaşmaya başlar.