Görünmezliğin Estetiği
Görünmezliğin Estetiği
Kavramsal Enflasyon Çağında İmge Hâlâ Görülebilir mi?
Sanat tarihi boyunca üretimin önündeki engeller hep tanıdık yerlerde arandı: teknik yetersizlik, ekonomik darlık, siyasal sansür. Yokluk, eseri görünmez kılan şeydi. Bugün ise sanatın karşılaştığı problem tam tersi bir yerden geliyor. Engel artık üretimin önünde değil, üretimin sınırsızlaşmasında. İçinde bulunduğumuz çağda eser yoklukla değil, bollukla görünmez hâle geliyor.
Her gün önümüzden binlerce iş akıp gidiyor. Akış hiç durmuyor; her kaydırmada yeni bir imge, yeni bir sergi, yeni bir açık çağrı. Ama bu sonsuz görünürlük, paradoksal biçimde bir tür körlük üretiyor. Jean Baudrillard'ın çok önceden sezdiği gibi, her şeyin aşırı görünür kılındığı yerde görüntü kendi anlamını yitirir; aşırılık, gizlenmekten daha etkili bir örtme biçimine dönüşür. Byung-Chul Han bunu daha da keskinleştirir: çağımızın sorunu baskı değil, fazlalıktır. Her şeyin göründüğü yerde hiçbir şey görünmez olur.
Ama mesele yalnızca imgelerin çoğalması olsaydı, sorun nispeten basit kalırdı. Daha sinsi bir enflasyon var: kavramsal enflasyon. Bugün dolaşımdaki işlerin büyük bölümü ekoloji, bellek, göç, kimlik, beden, arşiv, yapay zekâ, görünürlük gibi başlıklar etrafında şekilleniyor. Bu kavramların hiçbiri önemsiz değil; tam tersine, çağın gerçek meseleleri bunlar. Sorun kavramların varlığı değil, durmaksızın yeniden üretilmeleri. Bir zamanlar sanatın işi yeni düşünce alanları açmaktı; bugün sanat çoğu zaman zaten dolaşımdaki düşüncenin görsel teyidine dönüşüyor. Sergi metinleri birbirine benziyor, sanatçı açıklamaları aynı teorik referanslar etrafında dönüyor, eser giderek kavramın görsel uzantısı hâline geliyor. Çoğu iş kendi başına düşünmüyor; düşüncenin prestijini ödünç alıyor.
Burada bir yanlış anlaşılmayı baştan dağıtmak gerekir. Sorun kavramın kendisi değildir; ne de bir serginin, bir seçkinin ya da bir metnin düşünceyle kurduğu bağ. Sanat hep düşünceyle yan yana yürüdü ve yürümeye devam edecek. Sorun, düşüncenin otomatikleşmesidir. Kavramın bir araç olmaktan çıkıp bir dekora, bir rozete, ödünç alınmış bir otoriteye dönüşmesi. Bir kavram iki türlü kullanılabilir: ya yeni bir yoğunluk açar ya da hazır bir prestijin arkasına saklanır. Ayrım, eserin hangi kavramı seçtiğinde değil, o kavramla gerçekten düşünüp düşünmediğinde yatar.
Tam da bu noktada Marcel Duchamp'ı hatırlamakta yarar var. 1957'de Duchamp, eserin yaratıcısından “ham” çıktığını, izleyici tarafından rafine edildiğini söylemiş; niyet edilen ile gerçekleşen arasındaki o açıklığı tanımlamak için “sanat katsayısı” terimini ortaya atmıştı. Duchamp'ın asıl yeniliği yeni bir kavram eklemek değil, bir aralık açmaktı: niyetle gerçekleşme, sinyalle alım arasında askıda kalan bir boşluk. Étant donnés'in gözetleme deliklerinden Valizdeki Kutu'nun minyatür müzesine kadar, onun işleri izleyiciyi sabit bir bakıştan koparıp belirsiz, geçirgen bir algı alanına taşır. Duchamp gürültüye gürültü katmadı; tersine, görmenin gerçekleştiği aralığı korudu. Eser o boşlukta, o askıda kalışta yaşıyordu.
Walter Benjamin, teknik yeniden üretim çağında eserin aurasının zedelendiğini yazmıştı. Dijital çağda aşınan ise yalnızca aura değil, anlamın kendisi. Sonsuz dolaşımın içinde hem imge hem kavram hızla tükeniyor. Ve tükenen her kavram ardında bir enkaz bırakıyor: bir zamanlar düşünceyi taşıyan, şimdi yalnızca düşünmüş gibi görünen bir kabuk.
Öyleyse güncel sanatın ihtiyacı yeni kavramlar bulmak değil; yeni bir yoğunluk üretmek. Daha çok konuşmak değil, yeniden susabilmek. Çünkü bazen tek bir imge, yüzlerce sayfalık teorik metinden daha fazla düşündürür; ve gerçek sanat çoğu zaman kavramların gürültüsü dindiğinde görünür olur.
Collecist'in ilk seçkisi “Belirsizlik Çağında İmge” tam da bu eşikte duruyordu. Orada belirsizlik, tüketilecek bir tema olarak değil, görmenin kendi koşulu olarak öneriliyordu. Mesele bir kavramı daha dolaşıma sokmak değil, imgenin yeniden görülebileceği bir aralığı açık tutmaktı. Evcilleşmeyen üretim dediğimiz şey de budur: kavramsal ambalaj makinesinin eseri evcilleştirmesine, bir başlığın görsel uzantısına indirgemesine direnen üretim. Aradan komisyonu, eşik bekçisini ve gürültüyü çekip aldığınızda geriye kalan şey, eserle izleyici arasındaki o çıplak karşılaşmadır.
Belki de sanatın geleceği daha fazla görünür olmakta değil, yeniden görülebilir olmakta yatıyor. Ve görmek, ancak gürültü dindiğinde mümkün. Sanatın sessiz bir alana — gösteriden çok dikkate, bolluktan çok yoğunluğa ayrılmış bir aralığa ihtiyacı var. Kavramların enkazı üzerinde yükselecek olan sanat, yeni bir kavramla değil, yeniden öğrenilmiş bir sessizlikle başlayacak.
S. Çağatay Özkefeli
Sanat Eseri: Pieter Bruegel — Manzara: İkaros'un Düşüşü (~1560)
Collecist — Art's Quiet Space