İhtimal
İhtimal
Sanatçının egosunda
başkası neden
hiç barınamaz?
Bir sanatçının başka bir sanatçıya bakışında her zaman tuhaf bir titreşim vardır. Hayranlık mı, kıskançlık mı, merak mı çoğu zaman bunların hepsi aynı anda, aynı bakışın içinde yaşar. Ve bu titreşimi "kıskançlık" diye adlandırmak onu eksik bırakır, çünkü burada olan şey daha kesin bir şeydir: sanatçı, başka sanatçıyı kıskanmaz. Kendi yerine geçebilecek ihtimali kıskanır. Bu ayrım küçük görünebilir ama her şeyi değiştirir. Kıskançlık bir duygu, ihtimal ise varoluşsal bir tehdittir. Ve bu tehdit karşısında ego çok farklı tepkiler üretir çoğu zaman üretim, bazen şiddet, zaman zaman her ikisi birden.
Ego, kendisini tanımlayabilmek için bir aynaya ihtiyaç duyar. Başka bir sanatçı, o aynanın en yakın ve en tehlikeli versiyonudur çünkü benzer malzemeyle, benzer iddiayla çalışır. Ama ayna tehlikeli çünkü yanlış yansıtır. Büyük bir sanatçının egosunun beklediği yansıma bellidir: ben buradayım, ben merkezdeyim, benim üslubum sanatın olabileceği biçimdir. Başka bir sanatçı bu yansımayı bozar. Onun da üslubu var, onun da iddiası var, onun da kitlesi var. Ve en dayanılmaz olanı: belki yarın, onun işi seninkinin yerini alacak. Bu somut ihtimal, egonun gerçek düşmanıdır.

Caravaggio'nun MS 16. yüzyıla ait, Yunan mitolojisindeki yakışıklı genç Narkissos'un kendi yansımasına aşık oluşunu tasvir eden yağlı boya tablosu. (Galleria Nazionale d'Arte Antica, Roma)
Sanatçı başka sanatçıyı kıskanmaz. Kendi yerine geçebilecek ihtimali kıskanır.
Tarih bu ihtimalle yaşamakta zorlanan sanatçılarla dolu. Michelangelo, Leonardo'yu bir kalabalığın önünde alenen aşağıladı gerekçe, yarım bırakılmış bir at heykeliydi ama asıl mesele teknik değildi. Leonardo'nun varlığı, Michelangelo'nun kendi evrensellik iddiasına sığmıyordu. İki dâhinin aynı anda, aynı şehirde nefes alması her ikisi için de ontolojik bir sorundu. Ingres ile Delacroix arasındaki çatışma da böyle okunabilir: Ingres, Delacroix'nın Fransız Akademisi'ne üyeliğini yıllarca engelledi. Yaptığı şey estetik bir tartışma değil, kurumsal güç aracılığıyla rakibinin yerine geçme ihtimalini kısıtlamaktı. "Sen rengi yanlış kullanıyorsun" derken aslında söylediği şuydu: "Senin burada yerin yok."
Arles, 1888. Gauguin ile Van Gogh sekiz hafta aynı evi paylaştı. Gauguin, Van Gogh'u ham ve kaotik buluyordu; o yoğunluk karşısında hem etkileniyor hem rahatsız oluyordu. Bu rahatsızlığın içinde şunu okumak mümkün: Gauguin, Van Gogh'un enerjisinde kendinde olmayan bir şeyi görüyordu ve görmek istemiyordu. İhtimal oradaydı, evin içinde, her gün. Van Gogh kulağını kesmeden önce Gauguin evi terk etti. Başkasının yerine geçme ihtimaline dayanamamak, bazen fiziksel bir kaçışla sonuçlanıyor.
En sert rekabetler en güçlü işleri doğurdu ihtimal bir kâbus olduğunda, ego kendini kanıtlamak için daha sert üretiyor.
Ve burada karanlık bir paradoks devreye giriyor. Picasso ile Matisse onlarca yıl boyunca birbirini yıkmak için üretti; birinin yaptığı diğerini provoke ediyor, o provokasyon yeni bir işe dönüşüyor, o iş tekrar kışkırtıyordu. Gauguin ve Van Gogh'un felaketle biten sekiz haftası, her ikisinin de en olağanüstü eserlerini verdiği bir dönemdi. İhtimal bir baskı olduğunda, ego bu baskıyı üretimle yanıtlıyor. Yerine geçilemeyeceğini kanıtlamak için daha sert, daha ileri, daha kendine özgü çalışıyor. Bu yüzden sanatçılar arasındaki gerilimi salt bir nefret olarak okumak yanlış içinde tuhaf bir verimlilik var, ihtimalin yarattığı acil bir enerji.
Psikoloji bu dinamiği farklı çerçevelerle açıklamaya çalıştı. René Girard'ın mimetik arzu teorisi şunu söylüyor: İnsanlar neyi arzulamaları gerektiğini başkalarından öğrenir. Sanatçı da neyin mümkün olduğunu kısmen başka sanatçılara bakarak öğrenir. Ama sonra bu model hem rehber hem de rakibe dönüşür aynı alanı arzulamak, aynı alanı paylaşmak demektir. Hegel'in tanınma diyalektiği başka bir kapı açıyor: Bilinç, kendisini ancak başka bir bilinç tarafından tanınarak kurabilir. Sanatçı için bu tanınma hem zorunlu hem imkânsızdır rakibinin onu tanıması istenir ama rakibinin eşdeğer bir özne olarak var olması kabul edilemez. Çünkü eşdeğer olan, yerine de geçebilir.
Tarihte bu çatışmalar patronaj etrafında somutlaşıyordu kilisenin duvarını kim boyayacak, Akademi'nin büyük ödülünü kim alacak. Bugün yapı aynı, sahne değişmiş: galeriler, bienaller, müze satın alma komisyonları. Kim hangi fuarda yer alacak, kimin işi hangi koleksiyona girecek bunlar yerine geçme ihtimalinin çağdaş versiyonları. Hasan Bülant Kahraman'ın çağdaş sanat üzerine yazdıklarında bu yapıyı Türkiye özelinde de okumak mümkün: küçük piyasalarda ihtimal çok daha somut, çok daha yakın. Aynı galeri, aynı koleksiyoner, aynı kurum rakip burada soyut değil, adı belli biri.
"Çoğu sanat berbat" demek doğru olabilir. Ama bunu söyleyen, aslında ihtimalden söz ediyor, başkasının yerine geçme ihtimalinden.
1998'de Coagula dergisi "Çoğu Sanat Berbat" başlıklı bir derleme yayımladı. Yıllar sonra o dönemi değerlendiren bir eleştirmen şunu söyledi: Tarihin herhangi bir noktasında üretilen sanatın büyük çoğunluğu vasattır ve bunu beklediğiniz sürece bu sorun değildir; asıl iş, o azı bulmak ve savunmaktır. Ama "çoğu sanat berbat" cümlesi söyleyeni hakkında, söylediği şeyden az bir şey söylemez. Gençken o eleştirmen çağdaş sanatı heyecan verici buluyordu. Sonra kuşaklar değişti, yeni sanatçılar ortaya çıktı, o kenarlandı. Ve baktı ki her şey anlamsız geliyor. Ortada değişen tek şey koordinatlardı ama koordinatların kayması, yeni isimlerin yerine geçme ihtimalinin somutlaşması, ego için kabul edilemez bir şey. "Berbat" kelimesi bu ihtimali savuşturmanın en hızlı yolu.
2024 sonunda Dean Kissick, Harper's Magazine'de "Politika Çağdaş Sanatı Nasıl Yok Etti" dedi. Sanatın güzelliğini ve tuhaf ruhunu yitirdiğini savundu. Argümanın belirli bir çekiciliği var siyasi dilin kurumsal bir reflekse dönüştüğü gözlemlenebilir bir olgu. Ama Kissick'in kör noktası şu: onun özlediği "güzellik" ve "tuhaflık", hangi sanatın bu kapıyı açtığına dair önceden verilmiş yanıtlar içeriyor. Guernica hem siyasi hem estetik açıdan güçlü. David Hammons'ın işleri hem kimlik politikasıyla yüklü hem gerçekten tuhaf. Kissick'in şikâyeti aslında sanatın değil, alışkın olduğu sanatın değişmesine dairdir. Başka bir deyişle: yeni bir ihtimalin, onun dünyasına sızmış olmasına dairdir.
Bir editör olarak kendi işimi bu bağlamda düşündüğümde rahatsız edici bir netliğe ulaşıyorum: hangi metni yayımlamayı seçmek, hangisini dışarıda bırakmak bu seçimler de ihtimal meselesinin içinde. Hangi sanatçının sesi öne çıkacak, hangi çerçeve kullanılacak, kimin perspektifi merkeze alınacak. Nesnel bir editöryal yargı mümkün değildir. Ama yapılabilecek şey, kendi konumunu şeffaf kılmak ve kendi bakış açısının çerçevelediği şeyleri sahici bir merakla zorlamaktır ihtimali bastırmak yerine, onunla çalışmayı öğrenmek.
Kendinizden başka bir şeyin gerçek olduğunu kavramak, bütün sanat oradan başlar.
Iris Murdoch'un bir cümlesi var: Farkına varılması gerçekten zor olan şey, "kendinizden başka bir şeyin gerçek olmasıdır." Sanat bu gerçekliğin keşfidir. Ve sanatçının başka bir sanatçıya bakışı, bu keşfin en yoğun, en tehlikeli biçimidir çünkü orada karşılaşılan şey soyut bir başkalık değil, kendi iddialarınıza doğrudan meydan okuyan, somut, üretken, görünür bir ihtimaldir. Ego bunu sevemez. Ama bazen, tam bu sevememe anında, en güçlü işler doğar. Michelangelo, Leonardo'yu küçümseyebilmek için önce onu anlamak zorundaydı. Anlamak ise ne kadar istenirse istensin, o ihtimale biraz yer açmak demektir.
Sanatçılar arasındaki gerilim bu yüzden hiçbir zaman salt nefret değildir. İçinde gizli bir tanıma, bir muhtaçlık, bazen dayanılmaz bir hayranlık taşır. İhtimal, sanatçının en büyük kâbusudur. Ve en zorunlu yakıtı.
Kaynaklar
Iris Murdoch, Varoluşçular ve Mistikler: Felsefe ve Edebiyat Üzerine Yazılar, ed. Peter J. Conradi, Allen Lane, 1998.
René Girard, Deceit, Desire and the Novel, Johns Hopkins University Press, 1965.
G.W.F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, 1807.
Hasan Bülent Kahraman, Sanatın Bugün Ne Hali Var, Agora Kitaplığı. Türkiye çağdaş sanat piyasası ve postmodernizm tartışmaları için temel kaynak.
Dean Kissick, 'The Painted Protest', Harper's Magazine, Aralık 2024. Martin Herbert, 'Can You Age Out of the Art World?', ArtReview, Kasım 2024.
Bu metin ArtSahne / Collecist editoryal çerçevesi için hazırlanmış editöryal içeriktir.