Kanatlarına Rağmen Tahta Merdiven
Yakup'un merdiveninden ekrana: yükselmenin ikonografisi üzerine
Bir ayrıntı
Sina'daki Aziz Katerina Manastırı'nda, 12. yüzyıldan kalma bir ikona var: Cennete Yükseliş Merdiveni. Kompozisyon basit denecek kadar nettir. Sağ alt köşeden yukarı doğru uzanan bir merdiven, üstünde tek sıra hâlinde tırmanan keşişler, sağdan onları çekiştiren küçük siyah şeytanlar, sol üstte ise bir melek kalabalığı.
Melekler uçuyor. Keşişler tırmanıyor.
İkonaya ilk bakışta fark edilmeyen şey şudur: uçabilen varlıklar, tırmananlara yardım etmiyor. Kimseyi kucaklayıp yukarı taşımıyorlar. Sadece bakıyorlar. Gökyüzü, o resimde, asansör hizmeti vermiyor.
Bu ayrıntıyı aklınızda tutun. Çünkü "kanatlarına rağmen tahta merdiven" cümlesi, modern çağın bulduğu bir ironi değil. Çok daha eski bir sahneye sadakat.
Tekvin 28. Yakup, taşı yastık yapıp uykuya dalıyor ve bir rüya görüyor: yeryüzüne dayalı, ucu göğe değen bir merdiven. Ve o merdivenden inip çıkan melekler. Uçmuyorlar. Basamak kullanıyorlar.
Batı hayal gücünün gökyüzüne dair en eski görüntüsünde zaten bir merdiven vardır. Kanatlı varlıklar orada, kanatlarına rağmen, tırmanmaktadır. Metaforun gücü modernliği teşhis etmesinden değil, aslında hiç değişmemiş bir şeyi görünür kılmasından geliyor.
Kanadın anatomisi diye bir şey yoktur
Ortaçağ ressamı aptal değildi. Bir insan bedenini taşıyacak kanat açıklığının resimdekinin kaç katı olması gerektiğini, kuşları izleyen herkes gibi o da seziyordu; Leonardo bunu daha sonra defterlerinde açık açık hesaplayacaktı. Yani kanat, hiçbir zaman bir aerodinamik iddia değildi.
Kanat bir işaretti.
Thomas Aquinas'a göre melek maddesiz bir akıldır; mekânda yol almaz, eylediği yerdedir. Yani hareketi için bir güzergâha, dolayısıyla bir kanada ihtiyacı yoktur. Ressam kanadı, meleği havada tutmak için değil, izleyiciye "bu varlık buradan değildir" demek için çizer. Kanat, bir organ değil, bir kökenin rozetidir.
Bu, cümlemizin en hassas yerini düzeltmemizi gerektirir. "Kanatlarımızı kullanmayı unuttuk" demek fazla nazik bir yalandır. Onları hiç kullanmadık. Kanat asla bir ulaşım aracı değildi.
Kaybettiğimiz şey bir yeti değil, bir işaretin okunabilirliğidir. Uçamıyor oluşumuz yeni değil; bir başka yerden gelmiş olabileceğine dair işareti okuyamıyor oluşumuz yeni.
Gökyüzü yeniden habercilerle dolu
Angelos: haberci. Melek bir varlık değil, bir işlevdir. Taşır, iletir, aradan geçer.
Michel Serres bu yüzden meleklerin çağdaş bir mitoloji olduğunu söylerken haklıydı: bugün gökyüzü, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar habercilerle dolu. Uydular, fiber hatlar, sunucular, kuryeler, bildirimler, algoritmalar. Ortaçağ'ın hayal ettiği "görünmez bir düzenin görünmez taşıyıcıları" fiilen inşa edildi ve yörüngeye yerleştirildi.
Yani melekler ölmedi. Sanayileştiler.
Ama bir fark var ve mesele tam olarak orada. Ortaçağ meleği taşıdığı haberden ayrılamazdı; Cebrail, müjdesi olmadan Cebrail değildir. Meleğin kendisi mesajın anlamıyla aynı maddeden yapılmıştır. Bugünün habercisi ise taşıdığı şeye tamamen kayıtsızdır. Fiber kablo bir aşk mektubuyla bir fatura arasında ayrım yapmaz; ayrım yapmaması onun mühendislik başarısıdır.
Melekten geriye kalan, anlamdan arındırılmış saf iletim kapasitesidir. Kaybımız kanatlar değil. Kayıtsızlık.
"Hiyerarşi" kelimesi meleklerden gelir
Merdiven masum bir alet değildir. Bir duvara yaslanmak zorundadır. Kanat hiçbir şeye yaslanmaz; merdiven ise ancak bir yapı varsa işe yarar. Tırmanmak, her zaman önce duvarı kabul etmek demektir.
Ve tırmanılacak basamakların sırasını kimin belirlediği sorusu, bizi beklenmedik bir yere götürür. Hiyerarşi kelimesi Pseudo-Dionysius'un Göksel Hiyerarşi'sinden gelir: melekler dokuz koroya, üç üçlü düzene ayrılmıştır Serafim, Kerubim, Tahtlar; sonra Hâkimiyetler, Kudretler, Güçler; en altta Prenslikler, Baş Melekler, Melekler.
Modern kariyer merdiveni bu gramerin doğrudan mirasçısıdır. Dokuz kademeyi koruduk, unvanları değiştirdik, tepedeki Tanrı'yı sessizce boşalttık. Ortaçağ'ın mimarisi ayakta; sadece binanın en üst katı kiralık.
John Berger olsaydı buradan şunu sorardı: Bakmayı bırakıp tırmanmaya başladığımızda, kim bakılan tarafta kaldı? Çünkü merdivende ilerlemek, gözünü hep bir sonraki basamağa dikmeyi gerektirir. Yukarı bakan biri tırmanamaz. Tırmanan biri yukarı bakmaz.
Belki de göğe bakmayı bırakmamızın nedeni imansızlık değil, meşguliyettir.
Kanatları kapanmayan melek
Klee'nin Angelus Novus'u için Walter Benjamin'in söylediği şey, cümlemizin en keskin karşılığıdır: melek geriye, geçmişe bakmaktadır, ilerlemek ister ama cennetten kopup gelen fırtına kanatlarına dolmuştur ve onları artık kapatamaz. Fırtınanın adı ilerlemedir.
Dikkat edin: bu melek uçmayı unutmuş değil. Tam tersine, kanatları açık olduğu için hareketsiz kalmıştır. Kanat burada bir yeti değil, bir engeldir.
Yarım yüzyıl sonra Wenders, Berlin göklerine iki melek yerleştirecek ve onlar da yükselmeyi değil inmeyi arzulayacaktır. Damiel kanatlarından, kahvenin tadını ve elinde kanı hissedebilmek için vazgeçer. Yirminci yüzyılın melekleri aşağı doğru düşer.
Arzunun yönü tersine döndü ve bunu kimse ilan etmedi.
İskele
Kiliselerde gerçekten de tahta merdivenler vardır. Ama onlar meleklerin değildir.
Tavandaki bir freskin restorasyonu için kurulan iskeledir o. Bugün elimizde kalmış her melek yüzü, kanadı olmayan birinin tahta bir merdivene çıkıp aylarca orada kalması, boyayı temizlemesi, çatlağı doldurması, sıvayı sabitlemesi sayesinde hâlâ oradadır. Yerden asla görülemeyecek bir mesafeden, hiç görülmek için yapılmamış bir yakınlıktan bakarak.
Merdiven, kanadın yenilgisi değil. Kanadı görünür tutmak için kurduğumuz şey.
Melekler kanatlarına rağmen merdiven taşımıyor. Merdiveni biz taşıyoruz onlara yaklaşabilmek için.
Gökyüzü değişmedi. Değişen, ona bakabilmek için kurmak zorunda kaldığımız şey oldu. Ve her iskele gibi bu da geçicidir; sökülecektir. Ama sökülmeden önce birinin oraya çıkıp bakması gerekir.
S. Çağatay Özkefeli