Kürkten Kroma
Bir köpeğin sekiz yüzyıllık sınıf yolculuğu.
Bir zamanlar aristokratların ayak ucunda duran küçük, tüylü köpekler vardı. Bugün ise koleksiyonerlerin salonlarında paslanmaz çelikten balon köpekler yükseliyor. İlk bakışta bu iki imge arasında hiçbir bağ yokmuş gibi görünür: biri yağlıboyanın derinliğinde nefes alan canlı bir varlık, diğeri endüstriyel bir yüzeyin soğuk parıltısı. Oysa sanat tarihi bize başka bir şey söyler.
İmgeler ölmez. Yalnızca sınıf değiştirir.
Bu yazı, görünüşte birbirinden uzak iki köpek figürü arasındaki sessiz akrabalığı izlemeye çalışacak. Çünkü gerçekten yeni imgeler mi yaratıyoruz, yoksa eski arzular yalnızca yeni yüzeylere mi bürünüyor bu sorunun cevabı, çağdaş sanatın piyasayla kurduğu ilişkiyi anlamak için sandığımızdan daha belirleyici.
Alman sanat tarihçisi Aby Warburg, yirminci yüzyılın başında Nachleben der Bilder imgelerin ölümünden sonra yaşaması kavramını ortaya attı. Warburg'a göre imgeler tarihin belirli noktalarında yok olmuş gibi görünür, sonra başka bir çağda, başka bir bağlamda, çoğu zaman tanınmaz bir kostümle geri dönerler. Bir Rönesans melekinin kanat hareketi bir antik bakkhantın coşkusundan miras kalabilir; bir reklam görselindeki kadın bedeni, dört yüz yıl öncesinin Venüs ikonografisini fark etmeden taşıyor olabilir. İmgeler arşivde uyumaz; dolaşımdadır.
Pierre Bourdieu ise meseleye başka bir açıdan yaklaşır. Ona göre zevk masum değildir. Hangi resme baktığımız, hangi sanatçıyı duvarımıza astığımız, hangi eseri "anlamlı" bulduğumuz — bunların hepsi kültürel sermayenin gizli ekonomisi içinde örgütlenir. İmge yalnızca estetik bir nesne değil, aynı zamanda bir iktidar teknolojisidir. Kimin neyi sevdiğini söylediği, o kişinin dünyada nerede durduğunu da söyler.
Warburg ve Bourdieu yan yana getirildiğinde elimizde şu kalır: İmgeler hem zaman içinde dolaşır hem de sınıfsal olarak konum alır. Bir köpeğin hikâyesi bunun en sessiz, en gözden kaçan örneklerinden biri olabilir.
Soylunun Ayağındaki Köpek — Statünün Sessiz Dili
Jan van Eyck'in 1434 tarihli Arnolfini Portresi'ne dikkatlice bakın. Tüccar çiftin tam ortasında, kompozisyonun en alt katmanında, küçük tüylü bir köpek durur. Kimi sanat tarihçileri onu evliliğin sadakatine bağlar; kimi, soyun devamlılığına dair bir vaade. Ama köpeğin orada olmasının görünmeyen bir nedeni daha vardır: Arnolfini'nin onu beslemeye gücünün yetmesi.
Aristokratik portrelerde tekrar tekrar karşımıza çıkan küçük süs köpekleri Veronese'nin Venedikli kadınlarının kucağında, Velázquez'in İspanyol prenseslerinin yanında, on sekizinci yüzyıl İngiliz portrelerinin köşelerinde yalnızca evcil hayvan değildir. Bu köpekler işsizdir. Av tutmazlar, sürü gütmezler, bekçilik yapmazlar. Tek işleri vardır: bakılmak. Ve tam da bu işsizlik onları statü göstergesine dönüştürür.
Çalışmak zorunda olmayan bir sınıfın, çalışmak zorunda olmayan bir hayvanı taşıyabilmesi bu, ekonomik bir lükstür. Bir köpeğin tüylerinin günlerce taranması, özel olarak beslenmesi, hizmetkârların ona bakması; tüm bu görünmez emek bir tek şeyi söyler:
Bu evde kimsenin çalışmasına ihtiyacı yok.
Av köpekleri ise başka bir damardır: erk, mülkiyet, toprağa hâkimiyet. Bir asilzadenin yanındaki tazı, onun avlanma hakkına sahip olduğunu yani toprak sahibi olduğunu söyler. Köylünün avlanması yasaktı; asilzadeninki ise neredeyse törenseldi. Köpek burada bir hayvan değil, bir hukuki ayrıcalığın canlı simgesidir.
Soylular köpeklerini sevdiği için resmettirmiyordu. Köpek onların dünyadaki yerini görünür kılıyordu.
Kürk Dökümü — Modernitenin İmgeyi Bozması
On dokuzuncu yüzyıl bu sessiz dili parçaladı. Burjuvazinin yükselişi, fotoğrafın icadı, seri üretim aristokratik temsil mekanizması artık çatlamaya başlamıştı. Portre, soylunun tekelinden çıkıp tüccarın salonuna, oradan da fotoğrafçının stüdyosuna düştü. İmge demokratikleşiyor gibi görünüyordu.
Ama gerçekten öyle mi?
Yirminci yüzyılın ortasına gelindiğinde Andy Warhol, statü imgesinin yeni mantığını keşfetti: Marilyn'in yüzü, Campbell çorba kutusu, dolar işareti. Warhol'un seri üretilmiş ikonları aristokratik portrenin tam tersi gibi görünür biricik değil, çoğaltılmış; el yapımı değil, mekanik; soylu değil, popüler. Oysa ironisi şudur: Warhol'un Marilyn'leri bugün dünyanın en pahalı eserleri arasındadır. Çoğaltılabilirlik, kıtlığı yok etmedi; yalnızca kıtlığın tanımını değiştirdi.
Takashi Murakami bu mantığı bir adım öteye taşıdı. Süperflat estetiği, anime, Louis Vuitton iş birlikleri yüksek ve düşük kültür arasındaki sınırı eritti. Murakami'nin renkli çiçekleri bir çocuk çizgi filminin neşesini taşır; ama bir Murakami sahibi olmak, çocukça bir neşeye değil, çok özel bir kültürel konuma erişmek demektir.
Modernite imgeyi soysuzlaştırmadı. Yalnızca aristokrasiyi yeniden tanımladı.
Yeni Aristokratın Köpeği — Jeff Koons
Ve sonra Koons geldi.
1994'te başlayan Balloon Dog serisi turuncu, mavi, kırmızı, sarı, magenta çağdaş sanatın en tanınır ikonlarından biri haline geldi. 2013'te turuncu olanı Christie's'te 58.4 milyon dolara satıldı; o anda yaşayan bir sanatçının açık artırmada satılan en pahalı eseriydi. Bir çocuğun doğum günü partisinden çıkmış gibi görünen bir nesne, dünyanın en pahalı çağdaş heykellerinden biri olmuştu.
Bu nasıl mümkün oldu?
Cevap, Koons'un eserinin oyuncu yüzeyinin altında yatan paradoksal mühendislikte: Balloon Dog oyuncak gibi görünür ama pahalıdır. Hafif görünür ama paslanmaz çeliktir, yaklaşık bir ton ağırlığındadır. Çocukluk hissi taşır ama elit sermaye nesnesidir. Geçici bir nesneyi panayır balonunu kalıcı bir anıta dönüştürür. Ucuz olanı pahalıya, kitsch olanı yüksek sanata, geçici olanı yatırıma çevirir.
Guy Debord'un Gösteri Toplumu'nu hatırlayalım: Geç kapitalizmde meta artık yalnızca kullanım değeri taşımaz; gösteri haline gelir, dolaşır, görünür olduğu için değer kazanır. Balloon Dog tam olarak budur bir gösteri olarak heykel. Müze ölçeğinde görünürdür, fotoğraf üretir, sosyal medya dolaşımına mükemmel uyum sağlar, durduğu mekânı prestij alanına çevirir, ve nihayetinde finansal bir yatırım nesnesidir.
İddia şudur: Koons yeni bir imge yaratmadı. Aristokratik temsil mekanizmasını güncelledi.
Malzeme bile bu hikâyeyi söyler: Bir zamanlar kürkle temsil edilen ayrıcalık, bugün krom yüzeyde parlıyor.
Köpek yerinde durmaktadır. Yalnızca tüylerini dökmüş, yerine endüstriyel bir cila gelmiştir.
Koleksiyoner Ne Satın Alıyor?
Burada sanat dünyasının en rahatsız edici sorusuna gelmek zorundayız: Koleksiyoner sanat mı satın alır, yoksa kültürel statü mü?
Cevap muhtemelen ikisi birden, ve oranı dürüstçe konuşmak çoğu zaman zordur. Ama mekanizmaya bakarsak, ipuçları gizli değildir. Art Basel'in VIP açılışı sergi halka açılmadan günler önce başlar; orada satın alma kararları, eserleri henüz görmemiş insanlar tarafından, telefonla, bekleme listelerinden verilir. Müzayedelerdeki rekor satışlar haber sitelerinin manşetine taşınır, çünkü fiyat artık eserin bir parçasıdır belki en görünür parçası. "Blue-chip" sanatçı ekonomisi, hangi ismin değer kaybetmeyeceğine dair sessiz bir konsensüse dayanır; bu konsensüse erişim, kendi başına bir sermaye biçimidir.
Bourdieu'nün dediği gibi: Zevk masum değildir. Ne satın aldığımız, kim olduğumuzu daha doğrusu kim olmak istediğimizi bildirir. Bir dönemde bu bildirimin dili kürk, arma ve portreyken; bugün mavi çip sanatçılar, müzayede sonuçları, bienal dolaşımları ve yatırım değeri taşıyan eserlerdir.
Dün soylular portre sipariş ederek kendilerini tarihe yazdırıyordu. Bugün koleksiyonerler bunu sanat piyasası üzerinden yapıyor olabilir. Mekanizma aynıdır: Bir nesne aracılığıyla görünür olmak, ayrışmak, tarihin seçilmiş tarafında durduğunu hissetmek.
Burada bir parantez açmak gerek. Bu yazı sanatçıları suçlamıyor, koleksiyon yapma eylemini de değersizleştirmiyor. Sanat tarihinin büyük bir kısmı, mesenlik geleneği olmasaydı bugüne ulaşmazdı. Mesele kişiler değil, mekanizmanın kendisidir ve o mekanizmanın kim için, hangi imgeleri görünür kıldığıdır. Eğer sanat hep aynı statü oyununun yeni kostümleri olarak dolaşacaksa, geriye şu soru kalır: Bu döngünün dışında bir imge mümkün müdür?
Sonuç — İmgeler Ölmez, Tüy Döker
Belki sanat tarihi yeni imgelerin tarihi değildir. Belki yalnızca eski arzuların sürekli kostüm değiştirme hikâyesidir.
Warburg haklıydı: İmgeler ölmez, sadece bir başka çağda, bir başka yüzeyde yeniden uyanır. Saray halısında duran tüylü köpek, bugün beyaz küp galeride paslanmaz çelikten bir balon olarak karşımıza çıkıyorsa, değişen yalnızca malzeme değildir. Değişen, görünmek isteyen sınıfın kimliğidir; değişmeyen ise görünme arzusunun kendisidir.
İnsan hâlâ aynı şeyi ister: görünmek, ayrışmak ve dünyadaki yerini görünür kılmak. Bu arzu kendinde kötü değildir belki sanatın bütün damarlarından biri budur. Ama bu damar tek başına kaldığında, sanat tarihi yalnızca bir statü değişim defterine dönüşür. Geriye sorulması gereken şudur: Hangi imgeler bu döngünün dışına çıkmaya çalışıyor? Hangileri yalnızca tüy döküyor, hangileri gerçekten başka bir yere bakıyor?
Çünkü imgeler ölmez.Yalnızca tüy döker.