Sanat sana dopamin borçlu değil, anlam borçlu.
Yeni bir kitap çıktı. Bilim insanı Daisy Fancourt, Sanatla İyileşme adlı çalışmasında sanatın tansiyonu düşürdüğünü, nöroplastisiteyi artırdığını ve yaşam beklentisini uzattığını söylüyor. İntiharları önlüyor, salgınları durduruyor. Günde beş porsiyon meyve ve sebze tüketmek gibi ama belki daha rafine bir şey: sergi açılışı, dans atölyesi, müzik terapisi. Sanatla daha sık "etkileşime girenlerin" daha sağlıklı davrandığı da çıkmış araştırmalardan.
Bu noktada bir adım geri atmak gerekiyor.
Eski Yunan'da sanat bir terapi aracı değildi. Aristoteles'in katharsis kavramı, trajedinin seyircide korku ve acıma duyguları uyandırarak bir tür arınma sağladığını öne sürüyordu ama bu, seyircinin tansiyon değerlerini iyileştirmek için tasarlanmış bir süreç değildi. Sophokles'in Antigone'si insanı rahatlatmıyordu; paramparça ediyordu. Ve bunda bir amaç vardı: insanı, kendi varoluşunun içindeki kırılgan çelişkilere bakmaya zorlamak.
Sanat, kökeninden bu yana bir iletişim biçimi olarak var oldu. Bazen bir konuşmacı, bazen bir roman anlatıcısı, bazen bir yorumcu, etikçi, göstergebilimci. Mike Kelley, psikolojik teorileri yalnızca "şiirsel amaçlar" için kullandığını söyler. Freud'u bir bilimsel otorite olarak değil, bir yazar olarak sever çünkü sanat, teorileri kanıtlamak için değil, onları bir ışık altında tutup titreştirmek için var olur. Süblimasyon meselesini incelerken aslında metaforu konuşur: bir şeyin başka bir şeyin yerine geçebileceği fikri. Bu, sanatın kendisiyle özdeş.
Peki bugün ne oluyor?
Güncel sanat ortamına bakıldığında, üretimin iki ayrı kriz içinde boğulduğu görülüyor. Bir yanda Fancourt'un kitabının simgelediği şey var: sanatı bireysel refah takviyesine, dopamin salınımına, "sağlıklı davranış değişimine" indirgeyen bir yaklaşım. Bu bakışta sanat, kendi varlık gerekçesini kaybediyor artık bir şeye yarıyor, bir şeyi destekliyor, bir şeyi iyileştiriyor. Var olmak için bir gerekçesi olması gerekiyor.
.png)
JAMES NASMYTH (SCOTTISH 1808-1890)
Öte yanda sosyal medyanın yarattığı düşük irtifanın seli var. Instagram ve TikTok, sonsuz bir görsel tüketim döngüsü içinde sanatı içeriğe dönüştürüyor. Hızlı üretim, anlık görünürlük, beğeni metrikleri. Umberto Eco'nun eserin sanatçısından bağımsızlaşmasına ilişkin tespiti burada tersine işliyor: eser, artık izleyiciden de bağımsızlaşıyor gerçek bir karşılaşma yaşanmadan akıp geçiyor.
Martin Herbert'in dediği gibi: her neslin sanatının yüzde doksanı muhtemelen vasattır. Bu, her zaman böyle olmuştur. Sorun vasatın varlığı değil; kavramsal soruları gündemden düşüren ölçüsüz üretim pratiğinin, soru soran işlerin önünü kapatması. "Her nesil kendi dünyasını yaratır" derken, aynı zamanda kendi kör noktalarını da yaratır. Bugünkü kör nokta şu: sanat, anlam üretiminden çıkıp içerik üretimine kaymış durumdayken, buna ek olarak bir de sağlık aracı olarak sunulunca ortaya son derece masum görünen ama son derece tehlikeli bir boşalma çıkıyor.
Sanat neden var? Bunu sormak, varoluşun kendisini sormakla eşdeğer. İnsanın kendi iç dünyasındaki anlam arayışı kaygı, ölümlülük, başkasının gerçekliği bunlar sanatın ham maddesi. Önemli olan terminoloji değil, terminolojinin yarattığı çatışma. Sanat, çatışmanın ta kendisidir. Şok eden, rahatsız eden, kategorileri alt üst edendir.
Fancourt'un iyi niyeti yadsınamaz. İzole, aşırı çalışmış, neşesiz bir yaşamın her türlü açıdan zararlı olduğunu söylemek doğrudur. Sanatla kurulan bağın insana bir eylemlilik duygusu verdiği de doğrudur. Ama bunu bir sağlık/hastalık paradigmasına hapsetmek, ahlaki ve siyasi bir zorunluluk olan şeyi yani insanın anlam dünyasına dokunma hakkını biyokimyaya indirgemiş olmaktır.
Sanat sana dopamin borçlu değil. Anlam borçlu.
Ve anlam, her zaman biraz rahatsız edici gelir.