2026-03-01 – 2026-03-31
Oğul
Bir kovanın anatomisi
Kovanı masaya koyalım.
Bir kovanda her şey ölçülüdür: peteğin altıgen geometrisi, arıcının takvimi, balın süzüleceği gün. Arı çalışır, arıcı toplar. Mekanizma kusursuz işler ve incelemeye değer olan da tam bu kusursuzluk, çünkü içinde hiç sorulmayan bir soru saklı: bal kimindir?
Bu yazı bir çağrı değil, bir bakma denemesi. Türkiye'deki sanat ortamını böyle bir kovan sayıp parçalarına ayırmayı deniyor; kurtarmayı değil, nasıl çalıştığını görmeyi.
İlk bakılacak yer arıcının sevgisi.
Kimse arıya baskı yapmaz. Arıcı arıyı sevmez mi? Sever. Kışın besler, yağmurdan korur, hastalığa karşı ilaçlar. Ama bu sevginin bir sözleşmesi vardır: sen bal yap, ben alayım. Bir banka burjuvazi eleştirisi sergiler, bir savunma holdingi barış bienalini fonlar, nehri kurutan şirket çevre temalı bir etkinliğe kapı açar. Bunlar ironi değil; kovanın nasıl çalıştığının kanıtı. Eleştiriyi en iyi evcilleştiren, onu satın alandır.
Fuarlar açılıyor, duvarlar doluyor, açılışlar kalabalık. Ama içeri girenlerin çoğu bir şey almıyor; bakıyor, hatta bakmıyor, kendini o duvarın önünde gösteriyor. Kalabalık, katılım sanılıyor. İncelendiğinde görülen şu: bu bir gösteri balın tadıldığı değil, kavanozun fotoğraflandığı bir tören.
Arının kendisinde ne oluyor, ona bakalım.
Arı yavaşça dönüşüyor. Kimse zorlamıyor. Sadece atölye kirası ödeniyor, malzeme alınıyor, sergi için yer aranıyor ve bir sabah sanatçı kendini tekrar ederken buluyor. Güvenli olanı yapıyor. Satılabilir olanı. Kendini ifade etmeyi bırakıp kendini kanıtlamaya başlıyor.
Yıkımın nerede başladığı bu incelemede oldukça belirgin: tek bir noktada, anlamın yerini hız aldığında. Eser metaya, sanatçı markaya dönüşmeye zorlandığında. Bir işin ne söylediğinden çok ne kadar gösterildiği önem kazandığında.
Ve mekanizmanın en sessiz dişlisi burada: kovanda balın değerini arı belirlemez. Değeri arıcı biçer, piyasa fiyatlar. Sanatçının farkına varmadan elinden alınan şey, kendi ürettiği şeyin değerini söyleme hakkıdır.
Şimdi mekanizmanın beklenmedik bir davranışına bakalım.
Kovan dolduğunda, hava ısındığında, bir sabah arıların yarısı eski kraliçeyle birlikte havalanır. Arıcılıkta buna oğul verme denir. Kimse emretmez, kimse örgütlemez; koloni kendi kendine “burası artık dar” diye karar verir. Ve gider bir ağaç kovuğuna, bir duvar boşluğuna, kimsenin peteğini ölçmediği bir yere.
Gözlenen ayrıntı önemli: dağılmazlar. Yalnız, öksüz arılar olarak savrulmazlar. Yine bir koloni kurar, yine birlikte peteğe başlar, birbirlerini yine ısıtırlar. Değişen tek şey, kovanın artık onlara ait olması. Yaban arısının balı satılık değildir çünkü o bal bir sözleşmenin karşılığı değil, bir varoluşun kendisidir.
Burada bir kolektif kahramanlık aramamalı. Kimse “hep birlikte” diye slogan atmıyor. Sadece bir koloni, kendine ait bir yerde, kimsenin takvimine uymadan üretiyor. Fark, üretimin kimin için yapıldığında.
Bu davranış yeni değil; kayıtlarda çokça örneği var.
1855'te Courbet resmî sergiye alınmayınca hemen yanına kendi barakasını kurdu, kapısına “Gerçekçilik” yazdı, biletini kendi kesti. 1863'te resmî Salon geri çevirdiği yüzlerce resmi asmak zorunda kaldı, Reddedilenlerin Sergisi, kabul edilenlerden kalabalıktı. Aynı reddedilenler on bir yıl sonra jürisiz, madalyasız kendi sergi ortaklıklarını kurdu; adları sonradan “İzlenimci” oldu. Değeri artık başkası değil, kendileri biçiyordu.
Aynı yıllarda Petersburg'da on dört öğrenci, akademinin dayattığı konuyu resmetmeyi reddedip çıktı; sanatı taşraya, halka götürmek için yollara düştü Gezginler. Viyana'da Klimt ve arkadaşları muhafazakâr birlikten koptu; kopuşa doğrudan “Secession” yani ayrılma adını verdiler, kapılarına “Çağa kendi sanatını, sanata özgürlüğü” yazdılar.
Sonra oğul sertleşti. 1916'da bir Zürih meyhanesinde Dada, savaşı ve onu doğuran uygarlığın değerlerini reddetti sanata “bu sanat değil” dedi. Yarım yüzyıl sonra Debord ve arkadaşları gösterinin kendisine savaş açtı: satılabilir imge katılım değil, seyirdir dediler.
Ve daha yakına: 90'ların İstanbul'unda bir avuç sanatçı ne galeriyi ne piyasayı bekledi. Hafriyat kendi mekânını kurdu; Oda Projesi bir Galata dairesinde mahalleyle birlikte üretti. Kimse onlara alan açmadı, alanı kendileri açtı.
Örneklerin ortak yanı tek: giderken yalnız gitmediler. Oğul her seferinde bir koloniydi.
İnceleme burada bitiyor. Bir sonuç değil, bir bulgu bırakıyor geride.
Kovana bir kez bu şekilde bakınca, bir daha eskisi gibi görünmüyor. Her kalabalık açılışta artık aynı soru duyuluyor: bal kimin? Kimin için üretiliyor, değerini kim biçiyor, hangi sözleşmenin karşılığı?
Ve mumun ince çatlağı gibi bu soru sorulmaya başlandığı an, kovan da ilk çatlağını verir.
S. Çağatay Özkefeli
Collecist