Görünür Olmak #2: Satılmadan Görünür Olmak / Sessiz Bir Çığlığın İzinde Seray Küçük ile Söyleşi

Görünür Olmak #2: Satılmadan Görünür Olmak / Sessiz Bir Çığlığın İzinde Seray Küçük ile Söyleşi

2026-03-01 – 2026-03-31

Sessiz Bir Çığlığın İzinde

Söyleşi: S. Çağatay Özkefeli    Collecist

Seray Küçük'ün resimlerine bakarken insan önce bir duraklama anı yaşıyor. Suyun içinde bir kadın figürü bazen çığlık atan, bazen çoktan sessizleşmiş; bedenine değen, etrafında dolaşan kırmızı küreler; bir yandan saklayan, bir yandan açığa çıkaran bir su yüzeyi. Resimleri kolay tüketilmiyor, hızlı bir "güzel" hükmüne kapı aralamıyor. Ama tam da bu nedenle, önünde durmaya cesaret eden izleyiciyle başka türden bir bağ kuruyor.

Giresun'da doğan, Görele Güzel Sanatlar Fakültesi'nde resim eğitimi alan Seray Küçük, Türkiye'nin yeni nesil çağdaş sanatçıları arasında kendine özgü bir görsel dil oluşturmuş bir isim. Eserleri Collecist platformunda yer alan sanatçıyla; figürlerinin kim olduğunu, kırmızı kürelerin nereden geldiğini, suyun neden bu kadar merkezde durduğunu ve "satılmadan görünür olmanın" bir sanatçı için ne anlama geldiğini konuştuk.

* * *

Çağatay Özkefeli: Giresun'da doğdunuz, Görele Güzel Sanatlar Fakültesi'nde resim okudunuz. Renklerin ve formların sizi çocukluktan beri benimsediğini söylüyorsunuz. Bu yolculuğun başlangıcında, "ben ressam olacağım" hissinin ilk ne zaman geldiğini hatırlıyor musunuz?

Seray Küçük: Renklerle ve çizimle ilişkim aslında çocukluğumdan beri çok içgüdüsel bir yerdeydi. Kendimi ifade etmekte zorlandığım dönemlerde bile kâğıda bir şeyler çizmek benim için doğal bir refleks gibiydi. Küçükken çevremdeki birçok şeyi renkler ve imgeler üzerinden algıladığımı hatırlıyorum; bazen kelimelerden daha yakın geliyorlardı bana.

"Ben ressam olacağım" hissi tek bir ana bağlı değildi sanırım. Daha çok zamanla büyüyen bir farkındalıktı. Resim yaparken hissettiğim yoğunluk başka hiçbir şeyde yoktu. Özellikle ergenlik dönemimde, içimde biriken duyguların ve düşüncelerin tuvale aktığında daha görünür ve gerçek olduğunu fark etmeye başladım. O noktada resim benim için sadece estetik bir üretim değil, aynı zamanda hayatta kalma ve kendimi anlama biçimine dönüştü.

Görele Güzel Sanatlar Fakültesi'nde okumak da bu hissi daha bilinçli bir yere taşıdı. Orada sadece teknik öğrenmedim; kendi görsel dilimin neden karanlığa, suya, bedene ve sessizliğe yaklaştığını da anlamaya başladım.

*

Ç.Ö.: Eserlerinizde tekrar tekrar karşımıza çıkan bir figür var: çoğunlukla suyun içinde, çığlık atan ya da sessizleşmiş kadınlar. Onlara bakarken bir savaşın ortasında bir mola anına bakar gibi hissediyoruz. Bu figür sizin için kim  kendinizin bir uzantısı mı, başka kadınların ortak bir sesi mi, yoksa ikisinin arasında dolaşan bir başkası mı?

S.K.: Figürlerim aslında tek bir kişiyi temsil etmiyor. Bazen kendime çok yakın hissediyorum onu, bazen de tanımadığım ama duygusunu anlayabildiğim başka kadınların sesi gibi geliyor bana. Sanırım tam olarak ikisinin arasında bir yerde duruyor.

Resimlerimdeki kadın figürleri çoğu zaman kırılgan görünüyor ama aynı zamanda direnç taşıyorlar. Çığlık atan ya da sessizleşmiş olmaları benim için sadece acıyı anlatmıyor; bastırılmış duyguların, görülmeme hissinin ve içsel savaşların görünür hâle gelmesiyle ilgili. O yüzden onları boyarken kendimi yalnızca bir karakter yaratıyormuş gibi hissetmiyorum. Daha çok ortak bir ruh hâlini, kolektif bir sıkışmışlığı ya da suskunluğu tuvale aktarıyormuşum gibi geliyor.

Suyun içinde olmaları da önemli benim için, çünkü su figürü hem taşıyor hem de yutuyor gibi. Tam bir güven alanı değil ama tamamen yok eden bir yer de değil. Bu yüzden resimlerimdeki kadınlara bakarken insanlar bazen bir "duraklama anı" hissediyor olabilir. Sanki çok büyük bir duygunun tam ortasında zaman kısa süreliğine durmuş gibi.

Belki de o figür, görünür olmak isteyen ama aynı zamanda kendini saklamaya çalışan tarafımızın bir yansımasıdır.

* * *

Ç.Ö.: Eserlerinizin bazılarında figürlerin etrafında ya da bedenlerine değen kırmızı küreler var — bazen yüzen kirazlar gibi, bazen yaralar gibi, bazen gözler gibi okunuyor. Bu küre sizin sözlüğünüzde ne anlama geliyor? Onu boyamaya nasıl başladınız?

S.K.: Kırmızı küreler zamanla kendiliğinden işlerimin içine girmeye başladı. Formunu çok kez değiştirerek en son hâlini aldı. Anksiyete topları… Şu an benim için tek bir şeyi temsil etmiyorlar; hisse göre değişiyorlar.

Bazen gerçekten bir yara gibi düşünüyorum onları. Bedene değen, iz bırakan, rahatsız eden ama görmezden gelinemeyen şeyler gibi. Bazen de bir göz hissi taşıyorlar; figürü izleyen ya da figürün iç dünyasını dışarı çıkaran bir bakış gibi. Bazı resimlerde ise neredeyse canlı ve organik bir şeye dönüşüyorlar  suyun içinde yüzen kirazlar ya da hücreler gibi.

Sanırım kırmızı rengi seçmem de tesadüf değil. Çünkü kırmızı benim için aynı anda hem yaşamı hem de tehlikeyi taşıyan bir renk. Çok canlı ama aynı zamanda huzursuz edici de olabiliyor. O küreleri boyarken genelde mantıktan çok sezgiyle hareket ediyorum. Resmin içinde bir noktada belirdiklerinde, sanki zaten orada olmaları gerekiyormuş gibi hissettiriyorlar.

Bir anlamda o küreler, figürlerin söyleyemediği şeylerin görsel karşılığı gibi.

 

                                               

* * *

Ç.Ö. Birçok eserinizde su merkezi bir yer tutuyor. "When my screams are drowned", "suicide angle", "the deepest desire of despair" gibi başlıklarda su, çığlığı yutan ama aynı zamanda figürü taşıyan bir yer olarak beliriyor. Su sizin için boğulmanın yeri mi, yoksa görünmez olanın görünür kılındığı bir ayna mı?

S.K.: Su benim işlerimde sadece bir mekân değil, psikolojik bir alan gibi. Hem saklayan hem açığa çıkaran bir tarafı var. Bu yüzden suyu boyarken onu yalnızca "boğulma" fikriyle ilişkilendirmiyorum; daha çok bastırılmış duyguların görünür hâle geldiği bir eşik gibi düşünüyorum.

Bazı anlarda su, çığlığı yutan bir şey gerçekten. Sesin dışarı ulaşamadığı, insanın kendi içinde kapalı kaldığı bir alan gibi. Özellikle yoğun duygular yaşarken insan bazen konuşamaz hâle geliyor; resimlerimdeki figürlerde de bu sessizlik hissi var. Ama aynı zamanda su, bütün o duyguları taşıyan bir yüzey de oluyor. Yani figürü tamamen yok etmiyor, aksine onu daha görünür hâle getiriyor.

Sanırım bu yüzden su benim için hem korkutucu hem de dürüst bir şey. İçine baktığınızda sadece figürü değil, onun saklamaya çalıştığı tarafları da görmeye başlıyorsunuz. "When my screams are drowned" ya da diğer işlerimdeki su hissi biraz buradan geliyor: duyulmayan bir çığlığın hâlâ var olmaya devam etmesi.

Belki de su, görünmez olanın en net şekilde ortaya çıktığı yerlerden biri benim için.

* * *

Ç.Ö.: Eserleriniz kolay tüketilebilir değil; izleyiciden cesaret istiyor. "Her resim mutlaka iç açıcı değildir" diyorsunuz. Bu cesareti gösteren izleyici ve koleksiyonerle nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Eserlerinizin önünde durup "bu beni rahatsız etti, bu yüzden alıyorum" diyen biriyle karşılaştınız mı?

S.K.: İnsanların eserlerim karşısında hemen "güzel" ya da "rahatlatıcı" bir his yaşamalarını beklemiyorum. Hatta bazen tam tersine, küçük bir huzursuzluk anı oluşmasını daha gerçek buluyorum. Çünkü işlerimi üretirken ben de çoğu zaman konforlu bir yerden hareket etmiyorum; daha çok bastırılmış duyguların, kırılganlığın ve içsel çatışmaların içinden çalışıyorum.

Bu yüzden eserlerimle bağ kuran izleyiciyle aramda daha dürüst bir ilişki oluştuğunu hissediyorum. Özellikle uzun süre bir resmin önünde kalan insanlar benim için çok kıymetli. Çünkü o duraksama anı, izleyicinin sadece bakmadığını, gerçekten hissetmeye çalıştığını düşündürüyor bana.

Evet, gerçekten "Bu beni rahatsız etti ama tam da bu yüzden etkiledi" diyen insanlarla karşılaştım. Hatta bazıları eserlerin onlara kendi bastırdıkları duyguları hatırlattığını söyledi. Bu benim için çok güçlü bir şeydi, çünkü sanatın her zaman rahatlatmak zorunda olmadığını düşünüyorum. Bazen bir işin iz bırakması, güzel görünmesinden daha kalıcı olabiliyor.

Sanırım koleksiyoner ya da izleyiciyle kurduğum bağ tam olarak burada oluşuyor: aynı duygunun içinde kısa bir süreliğine birbirimizi tanıyabilmekte.

* * *

Ç.Ö.: Daha önce konuşurken çok dürüst bir şey paylaşmıştınız: eserlerinizden bir kısmı bu süreçte alıcı buldu, ama satışlar Collecist üzerinden değil, kendi kanallarınızdan geldi. Buna rağmen platformun sanatçı görünürlüğü için yarattığı alanı değerli buluyorsunuz. Bir sanatçı için "satılmadan görünür olmak" ne anlama geliyor  bu deneyim üretim ritminize ya da izleyiciyle kurduğunuz ilişkiye bir şey kattı mı?

S.K.: Bir işin hemen satılmaması bazen dışarıdan başarısızlık gibi algılanabiliyor, ama ben görünürlüğün de en az satış kadar önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü özellikle genç bir sanatçı için önce görünür olmak, kendi dilini duyurabilmek ve doğru izleyiciyle karşılaşabilmek çok belirleyici bir süreç.

Eserlerimin bir kısmı kendi kurduğum iletişim alanları üzerinden alıcı buldu. Sosyal medya, paylaşımlar ve insanların işlerimle organik şekilde karşılaşması bu süreçte etkili oldu. Bu bana şunu gösterdi: insanlar yalnızca bitmiş bir işi değil, o işin arkasındaki duyguyu, üretim sürecini ve sanatçının sesini de görmek istiyor.

Bu yüzden Collecist gibi platformların yarattığı görünürlük alanını değerli buluyorum. Çünkü bazen bir iş hemen satılmasa bile doğru kişiye ulaşabiliyor, bir iz bırakabiliyor ya da daha sonra kurulacak bir bağın başlangıcı olabiliyor. Bence sanat için en önemli şeylerden biri de bu görünmez ağların zamanla oluşması.

Bu deneyim benim üretim ritmimi de etkiledi. Daha özgür hissetmeye başladım, çünkü sadece "satılabilir" olanı üretmek yerine kendi görsel dilimi derinleştirmeye odaklandım. İzleyiciyle kurduğum ilişki de daha samimi bir hâle geldi; insanlar yalnızca sonuçla değil, süreçle de bağ kurmaya başladı.

Sanırım görünür olmak, bir sanatçı için sadece görülmek değil; kendi sesinin bir yerde yankı bulduğunu hissetmek anlamına geliyor.

* * *

Seray Küçük'ün eserleri Collecist'te yer almaktadır.

Sanatçının çalışmalarını incelemek ve koleksiyonunuza katmak için: collecist.com