Sanat Notları - F. Neriman Şairoğlu ile Söyleşi

Sanat Notları - F. Neriman Şairoğlu ile Söyleşi

2026-03-26 – 2026-04-09

COLLECIST · SANAT NOTLARI

 

F. Neriman Şairoğlu ile Söyleşi

Yırtılan Yüzeylerin Ardındaki Cesaret

Söyleşiyi Yürüten: Emin Kadıoğlu 

Neriman Şairoğlu, otuz yılı aşkın sanat yolculuğunda soyut resmin sınırlarını sınamaktan hiç geri durmamış bir isim. Tuvali yalnızca bir yüzey olarak değil, duygunun ve belleğin kazılıp açığa çıkarıldığı bir arkeolojik alan olarak gören Şahiroğlu, kırmızı ve siyahın geriliminden doğan özgün bir dil inşa etmiş. 1996’da Caddebostan’da Pura Art Galeri’yi kurmuş, 1997’den bu yana kesintisiz atölye çalışmaları yürütmüş, uluslararası sergi ve sempozyumlarda Türk sanatını temsil etmiştir. Bu söyleşide, tuvale ilk dokunuştan yaşamın döngüselliğine, galericilik deneyiminden dijital çağa bakışına kadar pek çok konuyu konuştuk.

 

Kırmızının Grameri, Siyahın Sessizliği

Çalışmalarınızda kırmızı ve siyah neredeyse bir imza haline gelmiş. Bu iki rengi bir arada kullanmak sizin için ne anlam taşıyor?

Bu iki rengin geriliminden çok hoşlanıyorum. Koç burcuyum; ateş, hareket ve liderlik yapımda var. Kırmızı benim için ateş ve savaş demek, kan demek. Siyah ise ölüm. Yani aslında hayat ve ölüm bir arada… Birinin öbürünün önceki basamağı olduğuna inanıyorum. Döngüsel bir ilişki bu: her şey yukarıya gidiyor, bir şey oluyor, yenileniyor, temizleniyor ve tekrar aşağıya iniyor.

 

 

Kırmızıyla özel bir anınız var mı? Sizi bu renge çeken ne?

Özel bir anım yok ama kırmızı doğrudan karakterime uyuyor. Heyecanlı bir insanım, fark etmişsinizdir. Burada konuşurken bile heyecanlıyım. Kırmızı bu heyecanı taşıyor. Bir sürü kırmızı boya alıyorum hep, beni çekiyor bu renk. Kırmızıyı en iyi gösteren renk ise siyah. Beyaz kırmızıyla yarışır, ama siyah onu kucaklar.

Peki üstlerine attığınız beyazlar?

Kırmızının ve siyahın üzerine attığım beyazların adı ritim. Resimde ritim olmadan hiçbir şey yaşamaz.

 

Tuvali Yırtmak: Belleğin Arkeolojisi

Resim sanatı bir yüzey sanatı. Peki siz o yüzeyi yarıp geçmek istiyorsunuz. Neden?

Ben derinlik arıyorum. Duvarı delip geçmesini istiyorum resmin. Üçüncü boyutu arıyorum. Onun için icabında yırtıyorum, icabında öne çıkartıyorum, icabında kapatıyorum. Yüzeye müdahale ettiğim o anda, aramakta olduğum üçüncü boyutu yakalamak için bütün imkânları kullanıyorum.

O müdahale anında zihninizde ne oluyor?

Ben bunu yaparken kendi Neriman kimliğimden çıkıyorum. Sadece el ve göz kalıyor. El ve göz nereye götürürse resmi oraya götürüyor. Sonra gerekli düzeltmeleri yapıyorum, ritmin nasıl olması gerektiğini ona göre ayarlıyorum. Yani doğrudan duygularımın emrinde oluyor her şey.

Bu yırtma, çocukluktan gelen bir şey olabilir mi?

Ataerkil bir aileden geliyorum. Otoriter bir babanın kızıyım. Kavga etmesini becerebilen bir insan değilim hiç. İçimde yırtıp bozup paralayacağım şeyleri burada, tuvalde paralıyorum desem olabilir. Bunlar çocukluktan kalan izler; ne kadar kazırsanız kazıyın, leke gibi orada durur.

Döngüsellik ve Sembolizm: Gökyüzüne Yükselen Formlar

Döngüselliğe inanıyorsunuz. Bunu resimlerinize nasıl taşıyorsunuz?

Dünyada hiçbir şey kaybolmuyor. Gökyüzüne gidiyor, deforma oluyor, değişime uğruyor ve tekrar bize geliyor. Yer ve gök arasında bir şeyler dolanıp duruyor, aynı ruh gibi, temizlenmesi gibi. Resimlerimde bu döngüyü yakalamaya çalışıyorum. İçinde Freud’lar var, şeytanlar var, savaşlar var… Her şey var.

 

İsimsizlik: İzleyiciye Bırakılan Boşluk

Eserlerinizin büyük çoğunluğu ‘İsimsiz’ başlığını taşıyor. Neden?

Bilinçli bir boşluk bu. Bir esere isim vermemek, izleyiciyi yönlendirmemek demek. Soyut çalıştığım için eser, ruh halinin oraya çarpıp size gelmesidir. Ruh halimiz her zaman değişiyor. Bazen sıcak bir renk çok hoşumuza gider, bazen soğuk bir renkte kayboluruz. Değiştiğine göre, eseri de bir isme sıkıştırmak istemedim.

1997’den bu yana kesintisiz atölye yürütüyorsunuz. Öğrencilerinize aktardığınız en temel şey ne?


Özgün olacaksınız, samimi olacaksınız ve işinize karşı dürüst olacaksınız. Kendi evinize asacağınız bir iş çıkaracaksınız. Şuradan yamuk iş çıkmasına izin vermem. Bu süreci biraz da 30 yıllık çabanın serüveni olarak görmek gerekir. Yıllar içinde biriken deneyim, atölyeden geçen öğrencilerin enerjisi ve üretme isteği, bu süreci sadece bir eğitim alanı olmaktan çıkarıp canlı bir paylaşım ve gelişim ortamına dönüştürdü. Her yeni çalışma, her yeni öğrenci ve her yeni fikir, bu yolculuğun devam ettiğini hatırlatan küçük ama değerli adımlar oldu.
Bugün geriye dönüp bakınca, bu süreç yalnızca eser üretmenin değil; birlikte düşünmenin, öğrenmenin ve sanatın içtenliğiyle büyüyen bir yolculuğun hikâyesi olarak da görülebilir.

Öğretmenlik, sanatınızı nasıl besledi?

Empatisi çok yüksek olan bir insanım. Zihinlere girip orada sanatı oluşturmayı seviyorum. Üç dersten sonra bir öğrencinin hangi yolda yürüyeceğini anlarım. Herkesin anlatacak bir hikâyesi vardır, bir zevki vardır. Ben o insanı tanıyıp ona göre bir yol çiziyorum. Her seferinde isabetli oluyorum; öğrenci ‘Aradığım buydu’ deyip koşa koşa alıp götürüyor.

Bu kadar uzun süreli bağı nasıl sürdürüyorsunuz?

Resim ve sanat sonsuz. Sonsuzluğun içinde gezmek lâzım. Her gün yeni bir gün, her gün yeni bir ışık. Her gün bir tarafımız ağrıyor, her gün birazıcık daha güzel görüyoruz. Bunların hepsi resme malzeme olabilir. Yaşadıklarımı, gördüklerimi etrafıma saçıyorum; bu saçtıklarım da yanımdan ayrılmıyor.

 

Teknik: Bir Çalışma Ne Zaman Biter?

Boya dokusu çalışmalarınızda çok güçlü. Tuval üzerinde nasıl çalışıyorsunuz?

Burası otuz yıllık bir atölye; resimle ilgili her şey var burada. Silme tekniğinden doku çeşitlerine, glazür tekniğinden binyapıya kadar her şey. Sulu boya, yağlı boya, akrilik… Ama burada bir iş bir kişiden çıkar, tek iş. Herkesin çalışması kendine özgüdür.

Bir çalışmanın bittiğini nasıl anlıyorsunuz?

Üç şeye bakıyorum. Birincisi, açık-koyu-orta dengesinin doğru olup olmadığı. İkincisi, öne çıkması gereken unsurların yeterince öne çıkıp çıkmadığı. Üçüncüsü, üzerine eklenecek bir şey kalıp kalmadığı. Eğer sıfırsa, bitmiştir. Üçünün de bir arada olması gerekiyor.

 

           

Soyut ve Somut Arasında: Özgünlüğün Peşinde

Soyut bir dil kullanıyorsunuz ama eserlerinizde doğadan, kumaştan, organik formlardan izler var. Bunu nasıl dengeliyorsunuz?

Soyut resimde benim için derinlik, rengin etkisi ve kalbe vuruş çok önemli. Renklerin birbirine geçişlerinde doğal formların kendi içindeki hareketleri bana yardım ediyor. Kumaşın kendi içindeki hareketi, dalga dalga gidişi… Düz boyasam öyle olmuyor, istemiyorum onu. Böyle olduğu zaman duygularım geliyor: bir aşağıda, bir yukarıda. Resim sanatı iki boyutlu bir sanat ama ben orada üçüncü boyutu arıyorum. Ne kadar arkaya giderse, ne kadar plan olursa, o kadar değerli benim için.

 

Derinliği yaşadığım uzun düşünmelerin ve emeğin ortaya çıkardığı baş ucu eserlerimden biri

 

Yurt dışı deneyimleriniz özgünlük anlayışınızı nasıl şekillendirdi?

2004’ten beri Amerika’ya gidiyorum. LACMA, Norton Simon, San Diego’daki bütün müzeleri gezdim. Eskimo sanatından Endonezya sanatına, Afrika sanatından Çin ve Japon sanatına kadar hepsini tek tek inceledim. Bu incelemelerden sonra en önemli şeyin özgün olmak olduğunu kavradım. Bir stil sahibi olmak çok önemli ve ben o stilimi korumaya çalışıyorum, arada sıkıldığım olsa da.

Galericilik ve Sanat Piyasası: Acı Bir Deneyim

1996’da Caddebostan’da Pura Art Galeri’yi kurdunuz. O adımı attıran sizi neydi?

250 sayfalik bir yüksek lisans teziyle mezun oldum: ‘Günümüzde Türk Resim Sanatını Yönlendiren Etmenler.’ Hocam bu tezin her bölümünün başlı başına bir yüksek lisans tezi olabileceğini söyledi. Bu bilgileri hayata geçirmek için galericilik yoluna girdim. Sekiz sergi yaptım o sezon, Basri Erdem’den Hamit Görele’ye değerli isimlere sergiler açtırdım.

 

    

 

Sanat benim için büyülü ve içinde yaşanılan cennet gibi bir alan. 

Sanatın Nehri: Artık Büyük Gemiler Yok

Yeni bir sanat akımı çıkabilir mi artık?

Bence artık çıkmaz. Dijital dünyada herkes herkesinkini görüyor ve biraz farklısını yapıyor. Büyük bir nehirde akan su gibi düşünün: eskiden koca koca gemiler yüzermiş, arkalarından izlenirmiş. O gemiler akımlardı. Şimdi öyle değil; küçük küçük şeyler, on beş saniyelik, altı saniyelik parçalar akıp gidiyor. Yenisi çıkıyor, kaybolup gidiyor. Büyük gemiler çağı bitti. Önemli olan, yapılmışlardan farklı olanı yakalayabilmek.

Dijital Çağda Sanat: Değerini Bulmak

Dijital platformlarda sanat paylaşımına ve satışına nasıl bakıyorsunuz?

Günümüzde dijitalden uzaklaşmak pek mümkün değil. Güzel yapabileni alkışlıyorum. Ama her yerde görünmek, çıkmak… Bu ayağa düşmek gibi. Sanatı göz ardı etmemek gerekiyor. Ben reddetmiyorum dijitali, ama değerini bulmasını istiyorum. Sanatın değeri yıpratılmamalı, eksiltilmemeli.

 

İlk Adımı Ne Attırır?

Yeni bir çalışmaya başlarken sizi harekete geçiren şey ne?

Renk. İlk harekete geçiren her zaman renk. Sonra zihin aradan çekiliyor. El ve göz kalıyor sadece. Tuvali geçiyorum, ne elma var ne bir şey var; duygular başlıyor ve resim kendini yapmaya başlıyor.

Neriman Şairoğlu, sanatı yalnızca üretmekle kalmayıp yaşamının her hücresine işlemiş bir isim. Öğretmenliğiyle onlarca sanatçının yolunu açmış, kendi özgün dilinden hiç ödün vermemiş. Kırmızının ateşiyle siyahın sessizliği arasında sallanmaya devam ediyor — tıpkı yırttığı tuvallerin ardından görünen üçüncü boyut gibi, sonsuzluğun peşinde.

© Collecist – Sanatı burada keşfedin. collecist.com