2026-03-03 – 2026-04-02
Tel Büküldüğünde Kim Karar Verir?
Bir sanatçının kasaba sessizliğinden Urla Açık Atölye'ye düşen ilk üç günü
Geçen Haziran, kırk yıllık İstanbul yaşantımı bir taşınmayla geride bıraktım. Urla'ya geldiğimde elimde valizlerden çok soru vardı: Burada hangi hız geçerli olacaktı? Hangi sessizlik?
Aradan geçen on bir ay, kendime sessizce uyguladığım bir egzersiz oldu. Tanıma, duyma, görme, anlamlandırma, kasaba gerçekliğinin ritmiyle yeniden buluşma. Biraz okuma, biraz bahçe, biraz deniz. Ama bir noktada anladım ki bu kadar nefes almak yetmiyordu. Sanatı solumam gerekiyordu artık. Acemice de olsa, bir eylemin içine girmem gerekiyordu.
Urla Açık Atölye'nin duyurusunu gördüğümde başvurumu yaptım.

Resim-boya-tuval kutsallığına bilerek mesafe koydum. Açık bir etkinlik için bir izleyicinin önünden geçeceği, durup soracağı bir alan için nesnelerle çalışmak bana daha doğru geldi. Depo olarak kullandığım dolabın içine girdim: bir kısmı bana ait, bir kısmı sanatsal obje ve takı tasarımı yapan eşime ait, hepsi artık "kullanılmaz" sayılan parçalar. Atık teller, kırık taşlar, plastik kalıntılar, doğadan toplanmış küçük buluntular. Yanıma daha önce yaptığım, camekânlı çerçevelere yerleştirilmiş bitmiş işlerden ikisini de aldım — on altışar parçadan oluşan amorf koleksiyonlar.
Eski bir tamirhane binasına sığındım. Taş duvarlar, ahşap çatı, üç gün sürecek bir atölye.
İlk saatlerin telaşı, bir yılı sessiz geçirmiş birinin nasıl konuşacağıyla ilgiliydi. Korkum buydu: bir kez başlarsam susmayacaktım. Olan da bu oldu. Değerli sanatçı arkadaşlarla bol bol sohbet, deneyim paylaşımı. Her birinin ayrı ayrı yarattığı değerleri görmemek imkânsızdı.
Kendi işlerime gelince, açıkçası kayda değer bulunmayacağını düşünmüştüm. Mikroskop altında izlenen canlılara benzer küçük üretimlerim; ne heykel, ne kolaj, ne takı. Adı verilmemiş bir yerden geliyorlardı. Ama izleyici soruları başladığında, ne söylemem gerektiğini yeterince düşünmediğimi fark ettim. İkinci güne daha odaklanmış girdim. Cevap vermem gereken bir şey vardı çünkü.

Üç gün içinde gerçekleşen onlarca konuşmadan ikisi, işime bambaşka iki açıdan ışık tuttu.
İlki, kendi polimer hamurlarını üreterek çalışan Nadya Gücüm'le yaşandı. Çerçevelerin önünde durdu ve Rus şivesiyle, "Ay bunlar ne tatlış şeyler!" dedi. Bir an donup kaldım, korkmalı mıydım, sevinmeli miydim? Çünkü "tatlış" benim için işin olmak istediği son şeydi. Mikroskop altındaki canlılara, hücre kümelerine, yarı-organik tortulara benzeyen parçaları "sevimli" olarak okumak, onları bir başka çerçeveye taşıyordu: dekoratif, kawaii, neşeli. Oysa benim onlarla kurduğum ilişki tam tersiydi, bir biçimin nasıl kendi kararını verdiğine, telin büküldükçe ne olmak istediğini kendisinin söylediğine dair sessiz bir gözlemdi.
.jpeg)
İkincisi, o rta yaşlı bir kadın izleyiciden geldi. Çerçevelere bakıp gülümsedi ve şöyle dedi: "Ben de sizin gibi çöpçüyüm, toplayıp bir şeyler yapıyorum." Bir an donup kaldım. Çünkü bu cümle, "tatlış" cümlesinin tam karşısında duran bir okumaydı: dekoratif değil, ekolojik. Bir kentlinin "iş" diye gördüğü şeyin, başka birinin kasaba diliyle "çöp toplama" olarak adlandırılması. Ama küçümseyici değildi cümle, tam tersine, bir kardeşlik ifadesiydi. "Biz aynı şeyi yapıyoruz" diyordu.
Atölye sonrası bu iki anı yan yana koyduğumda, işin tam neyle uğraştığını daha net gördüm. Nadya'nın "tatlış"ı ile çöpçü hanımın "biz" demesi arasındaki gerilim, aslında nesnelerin kendisinin barındırdığı gerilim. Parçalar hem mikroskobik bir tatlılığa hem de geri dönüşümün ciddiyetine açık. Hem oyuncak gibi okunabilir hem sessiz bir manifesto. Belki tam da bu yüzden adı henüz verilmemiş bir yerdeler.
Başvuru metnimde şunu yazmıştım: "Tel büküldükçe ne olmak istediğine kendisi karar veriyor gibi." Üç gün sonra şunu eklemeliyim: İzleyici de aynı şeyi yapıyor. Tel kararını verdikten sonra, izleyici de bakışıyla onu yeniden bükmeye başlıyor.
Üç gün süren bu deneyimin asıl armağanı, sanırım sorgulayıcı ve sanat-sever bir topluluğun varlığını teyit etmek oldu. Urla'da, kasabanın sessizliğinin içinden, bir araya gelip birbirine bakmayı bilen insanlar çıkıyor. Bu, taşrada değil; merkezsizleşmiş bir sanat ortamında olmak gibi bir şey.
Kayda değer bulunmayacağını düşündüğüm işler, beklemediğim soruları getirdi. Çünkü açık atölye, eserin tek başına asıldığı bir duvar değil, eserin izleyiciyle birlikte yeniden şekillendiği bir masa.
Bir sonraki sefere, daha az "çene düşmesi" korkusu, daha çok dinleme niyetiyle gideceğim. Çünkü tel büküldüğünde kararı kim veriyor sorusunun cevabı, sanırım, hiçbir zaman yalnız sanatçı değil.