Aynı Dağa Seksen Kez
Bir imgenin ömrü, bir sorunun ömrü
Aix-en-Provence'ın doğusunda, bir adam yıllarca aynı yoldan yürüdü.
Sırtında boya kutusu vardı, elinde katlanır bir tabure. Vardığı yerde oturur, aynı dağa bakardı. Sainte-Victoire, kireçtaşından, çıplak, sabırlı. Cézanne ona ömrünün son yıllarında yaklaşık seksen kez baktı ve her seferinde yeniden resmetti.
Bugün bunu duyan biri haklı olarak sorabilir: adam neden aynı şeyi seksen kez yaptı?
Cevap şu ki yapmadı. Seksen kez aynı dağı resmetti ama her seferinde başka bir şeyi merak ediyordu. Bir keresinde ışığın taşta nasıl durduğunu, bir keresinde uzaklığın renkle nasıl ölçüldüğünü, sonunda ise dağın kendisini bir arada tutan şeyin ne olduğunu. Motif aynıydı, soru her defasında yeniydi.
Bir imgenin tekrarı ile bir sorunun tekrarı aynı şey değildir. Birincisi insanı bir markaya dönüştürür, ikincisi sanatçı yapar.
John Berger, bir imgenin altına yazılan cümlenin imgeyi değiştirdiğini göstermek için basit bir deney yapar.
Önce bir buğday tarlası resmi koyar ve bakmanızı ister. Kargalar, sarı, alçalan gökyüzü. Sonra resmin altına bir cümle yazar: bu, Van Gogh'un kendini öldürmeden önce yaptığı son resimdir.
Aynı resme yeniden bakarsınız ve resim artık aynı resim değildir. Tuvalde tek bir fırça darbesi bile değişmemiştir; değişen sizsiniz.
Sanatçının kimliği de böyle kurulur. Resimden değil, resmin altına yazılan cümlelerden. Van Gogh o cümleyi yazmadı, yazamazdı. Ayçiçekleri çizerken bir "Van Gogh imgesi" kurmuyordu; renkle, ışıkla, bir insanın dünyaya bakarken ne kadar dayanabileceğiyle uğraşıyordu. Kimliğini başkaları, çok sonra, geriye dönerek kurdu.
Bugün ise cümle resimden önce isteniyor.
Otuz yaşında bir ressam düşünün. Atölyesi mutfağının bir köşesi. Ekranda bir açık çağrı formu duruyor ve şunu soruyor: pratiğinizi tanımlayın. Aynı gün bir galeriden yazışma geliyor, sizi diğerlerinden ayıran nedir diye soruyor. Akşam bir sanatçı metni yazması gerekiyor, iki yüz kelime.
Bu soruların hiçbiri kötü niyetli değil. Hepsi makul, hepsi işin gereği. Ama hepsi aynı anda ve çok erken soruyor: kim olduğuna karar ver.
Oysa o daha kim olacağını bilmiyor. Bilmemesi bir eksiklik değil, çalışmanın kendisi.
Böylece şu olur. Sanatçı işe yarayan bir imge bulur. İzleyici onu tanır. Tanınmak iyi gelir. İmge yirmi işte tekrarlanır ve bir süre sonra sanatçının adı gibi telaffuz edilmeye başlar. Keşfin başlangıcı olması gereken şey, birkaç yıl içinde bir kimlik kartına dönüşür.
Bugünün asıl tehlikesi tarzını bulamamak değil, tarzını çok erken bulmaktır. Çünkü tanınmak için kendini tekrar etmen gerekir, ama sanatçı olarak kalmak için tekrardan kaçman gerekir.
Bir de şunu artık ölçebiliyoruz: bir işin kaç kişiye ulaştığını biliyoruz, kaç kişinin durup baktığını bilmiyoruz. On bin kişi bir resmi görebilir ve hiçbiri o resmin arkasındaki soruyla ilgilenmemiş olabilir. Van Gogh'un yalnızlığı kimsenin bakmamasındandı; bugünün yalnızlığı bakışın kendisinden geliyor.
Şubat 2003'te New York'ta, Birleşmiş Milletler binasının Güvenlik Konseyi salonunun girişinde bir gobleni örttüler.
Goblen Guernica'nın kopyasıydı. O gün orada Irak savaşının gerekçeleri anlatılacaktı ve basın açıklamasının arka planında bağıran at, ölü çocuk ve kopmuş kol olmasın istendi. Üstüne mavi bir örtü çekildi.
Picasso o resmi 1937'de yapmıştı. Altmış altı yıl sonra hâlâ o kadar rahatsız ediciydi ki, örtülmesi gerekti.
İmge eskimemişti. Eskimeyen şey imgenin kendisi değil, imgeyi doğuran sorundu; o sorun geri geldiği için imge de geri geldi. Bir yapıtın uzun ömrü, güzelliğinden çok, ne kadar sahici bir yaraya bastığından geliyor.
Bunun tersini de düşünelim, çünkü sanat yalnızca büyük olaylardan yapılmıyor.
Bologna'da bir adam kırk yıl boyunca aynı şişeleri resmetti. Morandi masasının üstünde birkaç şişe, birkaç kutu, bir vazo tutuyordu; üstlerindeki tozu silmiyordu, çünkü toz ışığı yumuşatıyordu. Bütün ömrü o masanın etrafında geçti.
Kimse Morandi'ye kendini tekrar ediyorsun demiyor. Çünkü tekrar ettiği şey şişe değildi. Nesnelerin yan yana gelince kurduğu sessiz gerilimdi, bir kenarın nerede bitip nerede havaya karıştığıydı. Şişeler bahaneydi.
Cézanne'ın dağı ile Morandi'nin şişeleri arasında büyüklük farkı vardır, cinsiyet farkı yoktur. İkisi de bir motifi bir soruya dönüştürmeyi bilmiştir.
Umberto Eco, bir yapıt bittiğinde anlamının bitmediğini yazmıştı. Yapıt açıktır; bakanla, kültürle, zamanla yeniden kurulur. Sanatçı imzayı atar ama kapıyı kapatamaz.
Bu, bir kayıp ilanı gibi okunabilir. Ben tersini düşünüyorum. Eğer yapıtın anlamı zamanla değişebiliyorsa, sanatçının kimliği neden sabit kalmak zorunda olsun?
Sistem tam tersini ister. Yapıtın çoğalmasını, sanatçının aynı yerde durmasını, tanınabilir kalmasını ister. Oysa açık olan yapıtsa, sanatçı da açık olabilir: bir üsluba kapanmayan, işleri arasında ortak bir görüntü değil ortak bir merak taşıyan biri.
Makineler artık imge üretiyor. Bir ressamın fırça alışkanlığını, bir fotoğrafçının ışığını birkaç saniyede çoğaltabiliyorlar.
Bunu felaket diye anlatmak kolay, ama daha ilginç bir sonucu var. Üslup ucuzladı.
Yüz yıl boyunca sanatçıyı sanatçı yapan şeyin üslubu olduğunu düşündük. Şimdi üslubun kopyalanabildiğini görüyoruz ve elimizde tek bir soru kalıyor: geriye ne kalıyor?
Geriye tanıklık kalıyor. Bir makine milyonlarca güzel görüntü yapabilir, ama "bunu neden yapmak zorundaydım" sorusunun cevabı hâlâ bir insanın hayatında aranıyor. Teknik beceri ucuzladıkça zorunluluk pahalanıyor.
Yıllardır beyin çizen bir ressam düşünün. Kıvrımlar, boşluklar, elektrikli bir gri.
Eğer bu bir motif olarak kalırsa bir gün tükenir; her motif tükenir. Ama aynı ilgi hafızaya, unutmaya, insanın bilgi yağmuru altında kendini kaybedişine açıldığında, imge değişebilir ve mesele yaşamaya devam eder. O zaman beyin onun tarzı olmaktan çıkar, düşünsel alanı olur.
Aranan şey bir imge değil, bir sorudur; ve o sorunun ardından ömür boyu farklı imgelerle gitme sabrıdır.
Hokusai, yetmiş beş yaşındayken kendi kitabına bir not düşer. Yetmiş üçünde canlıların yapısını nihayet biraz kavramaya başladığını, seksenine geldiğinde daha da ilerleyeceğini, doksanında işlerin sırrına ereceğini yazar.
Adam o yaşta hâlâ başlangıçta olduğunu söylüyor. Ve ömrünün son yıllarında yaptığı şey, bir dağa defalarca bakmaktır: Fuji.
İki ressam, iki ülke, iki dağ. İkisi de aynı şeyi biliyordu. Bir motife ömür boyu dönmek tekrar değildir, eğer her dönüşte soru değişiyorsa.
Belki de sanatçıdan sürekli kim olduğunu göstermesini istemek, ona kim olabileceğini keşfetme izni vermiyor. Belki de geleceği kendini tanımlamakta değil, tanımlamayı erteleyebilmekte yatıyor.
Çünkü hafıza, verilen cevapları değil, vazgeçilmeyen soruları saklıyor.
Cézanne o dağa seksen kez baktı ve sonuncusunda hâlâ bilmiyordu. Bütün mesele bu.
Collecist — Sanatın Sessiz Alanı
Eser:Katsushika Hokusai
Thirty Six Views of Mount Fuji The Great Wave Off the Coast of Kanagawa

