İmge Mülk Değildir
Malzeme, mülkiyet ve görmek üzerine bir sanat notu
Bir resme bakarken neye baktığımızı bildiğimizi sanırız: bir yüz, bir manzara, bir meyve tabağı. Oysa baktığımız şey aynı zamanda neyle yapıldığıdır. Malzeme görüntünün altında sessizce durur ve çoğu zaman görüntüden fazlasını söyler: kimin, hangi imkânla ürettiğini. Bunu pek fark etmeyiz, çünkü malzemeyi doğal sayarız. Oysa malzeme bir tercihtir; çoğu zaman da bir zorunluluk.
Bu sayfanın kapağındaki Gainsborough’a, Mr and Mrs Andrews’a bir daha bakalım. Yıllarca bu tabloyu bir doğa tasviri gibi okuduk: ağacın altında oturan bir çift, arkalarında ışıklı bir İngiliz kırı. John Berger, Görme Biçimleri’nde bu rahat okumayı bozar — tablo doğayı değil, mülkiyeti resmeder. Andrews çifti manzaranın içinde değil, sahibi oldukları toprağın önünde durur; duruşları, bakışları, koltuğun altındaki o tüfek, hepsi bir aidiyet beyanıdır. Ve bunu söyleyen yalnızca poz değildir; malzemenin kendisidir.
Çünkü yüzyıllar boyunca yağlıboya, dokunulabilir olanın resmiydi. Kürkün parlaklığını, gümüşün soğukluğunu, etin ağırlığını gösterebiliyordu; nesneyi neredeyse elde tutulur kılıyordu. Berger’in deyişiyle, yağlıboya sahip olunabilecek şeylerin diliydi: bir şeyi onunla resmetmek, onu bir bakıma mülk edinmekti. Bu yüzden büyük tuval, kalın boya, pahalı pigment hiçbir zaman yalnızca malzeme olmadı; kimin imge üretebileceğini önceden çizen bir sınırdı.
Şimdi sınırın öbür yakasına geçelim. Geçtiğimiz günlerde bir açık çağrıda bir ressam, neredeyse keyifli bir tonla, büyük tuvallere boya yetiştiremediğini anlattı. Tuvali küçültmüş; artık minik, siyah-beyaz işler yapıyor, resmin tamamlanmadığı yeri nakışla bitiriyordu. Bir diğeri evde geliştirdikleri bir emülsiyondan söz etti, transfer baskıyı en ucuz kâğıda basıyor ve sonuç gerçekten iyi.
Bunu bir yakınma gibi anlatmıyorlardı; haklıydılar da. Çünkü burada olan şey bir bütçe meselesinin ötesinde. Walter Benjamin’in bir asır önce gördüğü şey tam buydu: teknik yoldan çoğaltılabilen imge, “aura”sını biricikliğini, burada ve şimdi oluşunu, sahip olunabilirliğini yitirir. Yağlıboya tablonun değeri tek ve dokunulur olmasındaydı; ucuz kâğıda basılan baskının değeri ise çoğaltılabilir, dağıtılabilir, ele geçirilemez olmasında. Nakış yavaştır, sabrın işidir; mülkü değil, emeği gösterir. Yani malzeme küçülürken, imgenin mülkiyetle kurduğu bağ da çözülüyor. Sanatçı parası yetmediği için pahalı olanı bırakıyor olabilir; ama bıraktığı şey, aynı zamanda imgeyi bir mülk kılan şeydi.
Üstelik bu yeni bir hikâye değil. 1967’de Germano Celant toprakla, bezle, gazeteyle, gündelik ve “yoksul” malzemeyle çalışan bir kuşağı Arte Povera diye adlandırdığında, yoksulluğu bir eksiklik olarak değil, bir tavır olarak okumuştu: cilalı, pahalı, satılabilir sanat nesnesinin sessiz reddi. Açık çağrıdaki ressam bunu bir teori olarak değil, bir zorunluluk olarak yaşıyor ama vardığı yer aynı: ucuz malzeme bir mahrumiyet değil, bir dil oluyor.
Akademideyken hepimizin cebi belliydi. En ucuz malzemeden en iyi sonucu çıkarmak bir tür sessiz oyundu. Ünlü bir hocamız, halimize aldırmadan “iyi malzeme, iyi sonuç” derdi. Yanlış değildi. Ama bir yeri eksikti: malzemenin ucuz, zamanın bol olduğu bir dünyayı varsayıyordu. O dünyada doğruydu. O dünya çekilince, aynı cümle bir ölçüt olmaktan çıkıp bir giriş biletine dönüştü.
Mesele tam burada: sanata giden yol pahalı malzemelerle döşeli, iyi niyetle değil, faturayla. Bir zamanlar bir atölyenin kirası iki saatlik bir dersin karşılığıydı; imge üretmenin koşulu, sıradan birinin ulaşabileceği bir şeydi. Bugün geniş salonu, rahatça dolaşılan üretim alanını minicik bir masaya sığdırmak zorundayız. Büyük tuval küçüldü, kâğıt ucuzladı, salon masaya indi. Bu bir manzara değil, bir ölçek. Atölyenin daralması, imgeye erişimin daralmasıdır. İmge üretmenin koşullarını elinde tutan, neyin görüleceğine de karar verir. Berger’in tablosundaki mülk sahibinin yerini bugün üretim koşullarının sahibi aldı.
Yine de imge geliyor. Ucuz kâğıdın üstünde, küçülmüş bir tuvalde, bir nakış iğnesinin ucunda. Küçülen tuval, içine sığdırılan inadı küçültmedi. İğne, boyanın yetişmediği yeri tamamladı. Ev yapımı bir emülsiyon, koca galerinin yapamadığını yaptı: imgeyi mülkün dilinden çıkarıp herkesin diline çevirdi. Tıpkı Benjamin’in çoğaltılabilir imgesi gibi biriciklik kaybolurken erişim genişledi.
Malzeme hiçbir zaman asıl mesele değildi. Bir işe baktığımızda yalnızca resmi görmeyi öğrendik; oysa o resmi şu büyüklüğe, şu malzemeye, şu sessiz siyah-beyaza zorlayan koşulları da görmemiz gerek. Görmek, çoğu zaman fiyatı görmektir. İmge bir mülk değildir ne kadar pahalı bir malzemeyle yapılırsa yapılsın. Ve bazılarımız bunu en ucuz kâğıdın üstünde, kendi yolunu açarak hatırlattı.
S. Çağatay Özkefeli
Collecist
Eser: Gainsborough — Mr and Mrs Andrews (~1750)